29 Aralık 2010 Çarşamba

Hidayet Karakuş - Şeytan Minareleri

"Ateş ne kadar korkutucu olsa da küller, varlıktan kalan bir izdir. Ateşten her zaman arta kalan bir şey vardır."


Hidayet Karakuş, 2 Temmuz 1993'te Sivas cehenneminden sağ kurtulmayı başaranlardan. Daha önce "Ateş Mektupları" ismini verdiğşiir kitabında yansıtmış yangından artakalan külleri. "Şeytan Minareleri" de gövdede ve ruhlarda açılmış onulmaz yaraları, yazarak sağaltmanın bir başka yoluİçinde birike birike katmerleşen yangının izlerinin bir başka anlatım biçimiyle dışavurumu...


Şeytan Minareleri'nde bir 'masalcı'mız var ya da Beybaba. Meskeni İzmir'in Kemeraltı'sı. Bazen Kestane Pazarı'nda, bazen Salepçioğlu'nda, bazen Kızlarağası Hanı'nda... Ya da Havra Sokağı'nda... En çok da hikayelerini anlattığı Meserret'te. 


"Önce Meserret'e gidiyor ama sonrasını kendisi de bilmezmiş. Her gün bir kahvede konaklar, nargilesini, kahvesini içer, derin derin düşünür; bir zaman sonra başlarmış anlatmaya."


Sivas kıyımı, bu kıyımın insanlar üzerindeki etkileri bir aşk öyküsünü çevreleyerek, 'masalcı'nın ağzında dilleniyor.


Romanı okurken bir yandan da Sivas Katliamı ile ilgili birkaç belgesel seyrettim. O kara güne geri gitmeyi, o yangının yeniden gözlerimin önüne gelmesini istedim. Şeytan Minareleri'ni de okuduktan sonra düşünüyorum da, artık o metreler boyu alevlerden ziyade, bir mızıka sesi ulaşacak kulaklarıma, Sivas dendiğinde. Kapana kısılmış insanlar tek yürek, tek yumruk olmuşlar, karikatürist Asaf Koçak'ın mızıkasından çıkan nağmelerle bekliyorlar ölümü. 


"...bir mızıkadan yayılan bir ezgi, kalabalığın uğultusunda eriyor; o küçük ezgi, çorakta buldugu kayadeliğinde yaşamaya çalısan bir yeşil ot kadar zavallı geliyordu. Türküye tutunmaya çalışan insanlarıçaresiz bir çabası... Kalabalığın haykırışlarına inat incecik, umutla bir parlayıp bir kayboldu; binlerce kişinin hoyrat bağırışlarının altında ezildi yok oldu türkü. Merdivendekilerin vasiyetine dönüştü, gök boşluğuna asıldı..."
 
Cumhuriyet Kitapları, 2009 (1. Basım)


Hidayet Karakuş
1946 - 
Asaf Koçak
1958 - 1993

23 Aralık 2010 Perşembe

Ben Okri - Aç Yol

Radiohead sever misiniz? 1995 yılında çıkan The Bends isimli 2. albümlerinde benim çok çok sevdiğim bir parça vardır: Street Spirit (Fade Out). Sadece sözleriyle değil, müziğiyle de karanlık bir şarkıdır. Bilenler benimle aynı fikirdedirler sanırım. Grubun solisti Thom Yorke da şöyle konuşmuş şarkıları hakkında:




"Street Spirit... onu ben yazmadım. O kendi kendini yazdı. Biz onun sadece ulağıyız. Bizim en karamsar şarkımız da bile bir yerlerde bir umut yeşerir. Street Spirit (Fade Out) ise çözümsüzdür. Sonunda ışığın görünmediği karanlık bir tüneldir... Keşke bu şarkı bizi ulak olarak seçmeseydi..."


Sakat bir parça anlayacağınız. Güneşi bile örten gece misali... Ki bence etrafta hiçbir ses olmadan, müziği ve sözleri hissedilerek dinlenilmesi şart bir şarkı. Ben Okri ile Street Spirit'in ne alakası var demeyin. Kendisi, Aç Yol'dan esinle ortaya çıkmış bir Radiohead efsanesi... Böyle olunca kitaba olan merakım daha da arttı haliyle. Şarkının videosunu tekrar izlediğimde de kitaptan görüntüler geldi gözümün önüne. 


Mucizeler Dükkanı icin bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri diye yazmıştım. "Aç Yol" için ise yürek ferahlığıyla bu yılki en iyi kitabım diyorum ve bu kadar geç okuduğum için hayıflanmadan edemiyorum doğrusu.


İlk önce şunu söylemem de fayda var. Başlar başlamaz farklı bir kitabı elinizde tuttuğunuzu anlayacaksınız. Son derece lirik, şiirsel bir dil ve gerçekle düşselin iç içe geçtiği bir anlatım. Hepsi de Azaro'nun ağzından çıkıp size ulaşıyor.


Azaro bir abiku, bir peri-çocuk... Abiku Nijerya'da yaygın olan Yoruba dinine ve mitolojisine göre "ölüme yazgılı" anlamına geliyormuş. Ayni zamanda ergenlik çağına gelmeden ölen çocukların ruhlarına verilen isim ve bu çocukların aynı anne-babaya tekrar tekrar doğduklarına inanılıyor. Afrika'daki o sonu olmayan çocuk ölümleriyle başçıkmanın bir yolu sanki...


"Ne kadar mutluysak, doğumumuza o kadar az kalmış demekti. Tekrar bir bedende can bulma vakti yaklaştığında, periler dünyasına ilk firsatta döneceğimize and içerdik. Yemin edenlerimiz, yaşayanlar tarafından abiku yani peri-çocuk olarak bilinirdi. Biz iki dünya arasında durmaksızın gidip gelen, yaşamla anlaşmaya niyeti olmayanlardık. Yeminini bozanlar kabuslarla taciz edilir, arkadaşları yakalarını bırakmazdı."


Azaro, dünyadaki - Afrika'daki - talanın, çiğliklerin farkında. Bakın onun gözünde dünya nasıl bir yer:


"Doğmayı özlemle bekleyen tek kişi bile yoktu aramızda. Varolmanın cefalarını, kavuşulamayan özlemleri, dünyada kutsanan adaletsizlikleri, sevginin labirentlerini, ölüm gerçeğini ve evrenin basit güzelliklerinin içinde yaşayanlarışaşkınlık verici kayıtsızlıklarını sevmiyorduk. Çoğu kör doğan ve pek azı görmeyi öğrenebilen insanoğlunun kalpsizliği ütkütüyordu bizi."


Bunları söylemesine, önceki yaşamlarında hepsini tek tek tecrübe etmiş olmasına ve yeminine  rağmen, yaşayanlar ve periler ülkesinin arasında bir yerlerde kalmayı tercih ediyor; hayatta kalmak icin yoğun bir savaş veriyor ve diğer peri-çocukların onu kendi dünyalarına geri getirmek için yaptıkları türlü numaraya karşı pes etmiyor, ölüme olan yazgısını kırıyor Azaro. Açlıkla, kederle, fakirlikle, hastalıklarla ve acıyla - ki bunlar Afrika'daki yaşamın su ve hava gibi birer parçası - yapılan sürekli bir düello... Ve Azaro ölümü sürekli başından defetmeyi başarıyor, o boyun eğmek nedir bilmeyen yaşama arzusuyla. Sebebi de sadece şu:


"Bazen kalmak istememe bir yüzün neden olduğunu düşünürüm. Gelecekte annem olacak kadının yaralı, acı dolu yüzünü mutlu etmek istemiştim."


Roman Azaro'un kendisini düzenbaz bir polisin ve karısının evinde bulmasıyla açılıyor. İkisi de Azaro'da ölmüş çocuklarını görüyorlar. Sonunda Azaro'nun matemli annesi onu buluyor ve evlerine geri getiriyor. Yerleşir yerleşmez de Afrika'nin oldukca fakir bir gettosundaki insanları ve yaşamlarını gözlemlemeye başlıyor. Sefalet içinde çırpınan insanların her hadisesini kaydediyor. Bunu da gerçek ve düşseli iç içe geçirerek, iki dünya arasında salınıp durarak yapıyor. Haliyle kitap bu iki dünyadan da imgelemlerle dolu. Eciş bücüş şeytanlar, iblisler, beyaz, siyah ve gri gölgeleri olan varlıklar...


"Aç Yol" bütün bu sürreal öğeleri, mitleri ve batıl inançları içinde barındırmasına rağmen inanılır bir hikaye. Afrika'daki dramı bir abikunun gözünden okumak çok çok dokunaklıydı benim için. Ayrıca Ben Okri'nin hayalgücü hayret ve saygı uyandırdı içimde. 

1991 yılında Booker ile ödüllendirilmiş "Aç Yol"'u okumadan önce takın kulaklığınızı ve Street Spirit tek şarkılık listenizin shuffle'ı olsun...


IMMERSE YOUR SOUL IN LOVE!

İmge Kitabevi, 2000 (1. Basım)
Ben Okri
1959 - 



19 Aralık 2010 Pazar

Erhan Bener - Sisli Yaz

İnsan denen mahlukat bulunduğu halden mutlu değildir çoğu zaman ve başka bir hale geçmek için fırsat kollar durur. Arayıştır bunun adı... Firsatı bulduğu anda da sonucunu pek düşünmeden, kendisini nereye götüreceğini pek tartmadan sarılıverir ona. Bazen sonuç iyidir, bazen de facia...

"Sisli Yaz" böyle bir sürecin, arayışın romanıdır temelinde. Kahramanımız başarılı avukat Aydın, büyük bir boşlukta görür kendini. 35 yaşı devirmiştir devirmesine de, bir anlamsızlık ve amaçsızlık çukurunda debelenip durur.

"Ne olacaktı bu gidişin sonu gerçekten? Amaçsız, tutkusuz, tekdüze geçip gidiyordu günler. Oldukça iyi para kazanıyordu ama bu para ona mutluluk vermiyordu. Hiçbir şey için özel bir isteği, hevesi yoktu." 

İşte böyle bir ruh hali içindeyken Harika ile karşılaşır Aydın. Annesinin onun için yaptığı 'araştırmaların' meyvelerinden biridir o. Daha öncekilere burun kıvıran Aydın, görür görmez tutulur uzaktan akrabaları Harika'ya. Tünelin ucunu bulmuştur birdenbire. Evliliktir arayışının yönü artık. Sonunda amaçsızlığı üzerinden atmış, hayatı yeniden anlam kazanmıştır.

Bir de annesi vardır 16 yaşındaki Harika'nın. Genç yaşta dul kalmış, çekici ve güzel bir kadın... Gizemli bir ilişki başlar bu üçlü arasında. Romanın fonunda sadece basit bir motif gibi duran, Aydın'a da sanığını savunması önerilen ancak reddettiği  Bostancı cinayeti davası ve kendi ilişkisi arasında paralellikler kurar Aydın. Cinayet davasının ve bu esrarengiz ilişkiler yumağının eşliğinde sona doğru sürükler sizi Bener. Arayışın sonuna, sonucuna... Ve iyi düşünülmüş bir finalle de ödüllendirilirsiniz. Yazın üstüne çökmüş ağor sis dağılır, perde aralanır.

Şimdi sırada heyecanla okumayı beklediğim bir kitap var. Ben Okri'nin Aç Yol'u...

Remzi Kitabevi, 2000 (5. Basım)


Erhan Bener
1929 - 2007

12 Aralık 2010 Pazar

Kemal Bekir - Hücre 1952

"Hücre bir işkence odasıdır. Bir hücre yaşamı kolay kolay ulaşılamayacak özgün bir yaşamdır ki ancak yaşayanın kaleminde canlılık kazanabilir. Soba başında hücreyi anlatamayız ne kadar usta olsak da. Ya da anlatırız anlatmasına ama o hücre gerçek hücre olmaz. Tiyatroya verdiği emeğin bir o kadarını da edebiyata vermiş olan Kemal Bekir, yılların gerisinden canlı izlenimlerini romanlaştırarak anlatıyor." Afşar Timuçin'in kitaba yazdığı önsözden


1998 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanmış bir roman. Aslında romanın büyük bir bölümü 1979-80 yıllarında Felsefe dergisinin 3 sayısında yayımlanmış. Yazarı Kemal Bekir, 1951 Komünist Tevkifatı Davası'nın sanıklarından ve o zamanın işkenceleriyle adını duyurmuş, birçok meşhur ismi de bir güzel 'ağırlamış', yaygın ismi 'tabutluk' olan Sansaryan Han'ın hücrelerinden birinde geçirdiği 56 günü anlatıyor romanında. 


Romana başlamadan önce ağır işkence sahneleriyle dolu, insanı insan olduğundan utandırıp yerin dibine sokacak bir kitap bekliyordum. Erdal Öz'ün Yaralısın'ı gibi... Yine işkence çıktı satırlardan ancak fiziki değildi anlatılan işkence. Tamamen zihinseldi...  2,5 metrekarelik bir hücreye tıkıldığınızı ve orada 56 gün boyunca tutulduğunuzu düşünün. 56 koca gün... Ne ile suçlandığınızı bilmiyorsunuz, sorguya aldıklarinda sadece "Söyle!" diyorlar. Ufacık bir yatak ve 2 adımlık bir volta alanı...  İnsan ne yapar? Sadece düşünür, kendi kendisiyle sesli sesli konuşur durur, kendi iç hesaplaşmasını yapar, geçmişi, pişmanlıkları, eğer olacaksa geleceği zihnine hücum eder. Şansı varsa da delirmenin eşiğinden döner.


İşte böyle bir işkence odasıymış hücrenin kendisi! Kemal Bekir bunu çok çarpıcı bir biçimde gözüne gözüne sokuyor okuyanın. Bütün o iç çatışmalar, monologlar o kadar gerçekti ki...


Son söz: Sansaryan Han Sirkeci'de ve günümüzde adliye olarak kullanılıyor. Yani bir zamanların işkencehanesinde şimdi adalet dağıtılıyor. Geçmişi temize çekme çabası sanki. Oysa bu tip yerlerin müzeleşmesi daha doğru olmaz mı? Tıpkı Berlin'deki Stasi Hapishanesi gibi. Toplumsal olarak unutmaya meyilliyiz. Oysa hatırlamak, toplumsal hafızamızı genişletmek değil mi doğru olan?

Pencere Yayınları, 1997 (1. Basım)


Kemal Bekir
1924 -

10 Aralık 2010 Cuma

Jorge Amado - Mucizeler Dükkanı

"Üstat Arkanjo melezlerin
okuma bildiğini söylemeye
cüret etti.
Ah! Ne garip iddia"

"Melezdir bizim yüzümüz, sizin yüzünüz."

Tarçın Kokulu Kız kadar hızlı akmamış olsa da sayfalar, "Mucizeler Dükkanı" bir başyapıt! Jorge Amado beni yine Bahia bölgesinin baş şehri Salvador'un sokaklarına götürdü. Bu sefer melez Pedro Arkanjo'nun takibindeydim. Onun gezintilerinin, sohbetlerinin, aşk kaçamaklarının ve hepsinden önemlisi kendi insanlarını, yöresini anlattığı, en yakın arkadaşı, yoldaşı, mucizeleri resmederek hayatını kazanan ve atölyesine "Mucizeler Dükkanı" ismini veren Lidio Corro'nun bastığı dört kitabının... "Bahia'da Halk Yaşamı", "Bahia Geleneklerinde Afrika Etkileri", "Bahialı Ailelerde Melezlişe İlişkin Notlar" ve "Bahia'da Yemek Sanatı, Kökenleri ve İlkeleri".


"Mucizeler Dükkanı", Bahialı melezlerin hikayesi aslında. Onların zengin kültürleri, onulmaz fakirlikleri ve Arkanjo önderliğinde, ırkçılığa karşı yürekli mücadeleleri... Kültürlerini, dinlerini (Kandomble) kabul ettirme savaşları... Arkanjo'nun 1900'lü yıllarin başından ölümüne kadar geçen süre boyunca derdi hep ırkçılıkk, melezlerin refahı, özgürleşmeleri olur. Onun görüşlerine göre Brezilaya'nın yüzü melezdir, kültürü melezdir. Ari ırk diye bir olgunun varlığı söz konusu bile olamaz. Ancak, bu görüşler büyük sorunları da beraberinde getirir. Önce festaları yasaklanır, sonra da ırklar arası evlilik şiddetle cezalandırılma noktasına gelir. Melezler hayvanlar kadar değer görmez! İste böyle kafatasçı bir zihniyet dünyasının baskın olduğu koşullar altında Arkanjo, kitaplarını basmak, melez kültürünü anlatmak için çırpınır durur. Gerçek bir kahramandır o!


Beni Arkanjo kadar - kimi zaman ondan daha fazla - Lidio Corro etkiledi. Özellikle de yaptığı iş. Düşünsenize mucizeleri resmettiğinizi... Biri size geliyor ve yaşdığını iddia ettiği mucizeyi dillendiriyor. Siz de renklendiriyorsunuz o mucizeyi tuvalinizde.


"Mucizeler Dükkanı", aynı zamanda kültürel öğelerle dolu bir kitap. Kandomble dinine özgü seremoniler, danslar, kapuera gösterileri, Bahia'nın terminolojisi... Yazının başında geçen "sayfaların hızlı akmaması" sorununun da sorumlusu sanırımm bu terminoloji. Neyse ki küçük bir sözlük eklenmiş kitabın arkasına ve Kandomble dinine ilişkin bir önsöz mevcut. Önsözü okuyup başlıyorsunuz romana zaten ve ara sıra da sözlüğü yoklayıp yolunuza devam ediyorsunuz.

Bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi!


Can Yayınları, 2008 (1. Basım)


Jorge Amado 
1912 - 2001

29 Kasım 2010 Pazartesi

Ian McEwan - Amsterdam

Ian McEwan ile tanışmamı Kefaret isimli romanına borçluyum. Keyifle okumuştum her satırını. 1998 yılında Booker ödülüne layık görülen Amsterdam'a başlamadan önce büyük bir beklenti içindeydim doğrusu. İki kitabı birbiriyle karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama, "Kefaret"i ilgi ve merakla okuduğum halde, "Amsterdam"ı sonlandırdığım şu dakika itibariyle kendisine karşı en kibar tabirle bir hissizlik içerisindeyim. 

Roman, Molly Lane isimli bir kadının cenazesiyle açılıyor ve onun iki eski sevgilisiyle tanışıyoruz. Vernon, yüksek tirajlı günlerini özlemle anan, yine de ünlü bir gazetenin genel yayın yönetmeni bir gazeteci, Clive ise başarılı bir besteci. İkisi çok eski dostlar ve Molly'nin ölümü onları kendi ölümleri üzerine düşünmeye sevk ediyor. Tuhaf bir anlaşmaya varıyorlar sonunda. Öte yandan Molly Lane'in eski sevgililerinden, şimdinin aşırı sağ eğilimli dış işleri bakanının gündemi sarsacak, Molly ile bağlantılı sırrı Vernon'un eline geçiyor ve elbette gazetesinin tirajını yükseltme peşindeki Vernon, bu habere balıklama atlıyor. Ancak, özel yaşamın gizliliği üzerine düşündükleri arasındaki derin farklılık, Vernon ve Clive araıinda ahlaki temelli bir düellonun başlamasına sebep oluyor. Amsterdam'da sonlanan bir düello...

Yukarıda bahsettiğim garip anlaşmanın bir sonucu aslında bu yaşanan son. Ancak, işte tam da bu son nedeniyle hissizim sanırım. Kurgusal olarak dahice diye nitelendirilebilir kimileri bu sonu. Oysa benim gözüme pek bir gerçekdışı göründü. Müthiş bir dans çıkaran bir çift düşünün. Tüm zor hareketler artistik bir biçimde mükemmele yakın icra edilmiştir ama sonlara doğru çiftlerden biri tökezler ve bir çuval incir berbat olur. 

İşte "Amsterdam" da sonu itibariyle böyle bir roman benim için. Kafa üstü bir düşüş!


Can Yayınları, 2000 (1. Basım)
Ian McEwan
1948 -

25 Kasım 2010 Perşembe

Necati Cumalı - Viran Dağlar

"...Erken ya da geç, bir gün öleceği değil,
nasıl yaşadığıdır önemli olan kişinin.
Bu dünyadan Zülfikar Bey gibi
Dolu dolu yaşayıp göçenlerin şavkı,
Çakan yıldızlar gibi gözlerde kalır!.."


II. Dünya Savaşı sonrasında Rumeli'den göçmek zorunda kalmış bir ailenin parçası olarak, Necati Cumalı'nın üç ödüle birden layık görülmüş romanı "Viran Dağlar", farklı bir etki bıraktı bende. Özellikle dedemden çok dinlemiştim yollara düştükleri günlerin, kaçışlarının hikayesini... O anlatmaktan ben de dinlemekten bıkmazdım. Ne zaman anlatmaya başlasa - ki dedemin dili hiç değişmemiş; oranın ağzıyla konuşması daha da keyifli yapardı sohbetleri - sesinden anlardım duyduğu özlemi, hissederdim yerinden yurdundan olmanın, yollara düşmenin ne demek olduğunu.


''Viran Dağlar", 20. yüzyılın başlarına, Makedonya'ya götürdü beni. Artık Rumeli'de Osmanlı'nın sadece adının kaldığı, milliyetçi, ayrılıkçı rüzgarların sert estiği, Balkan Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu yıllar... Bir Rumeli Bey'i: Zülfikar Bey. Onun hayatı ekseninde dönemin tüm gerçekleriyle buluşturdu beni Cumalı duru diliyle. Aciıar, dostluklar, sevdalar, ihanetler, ayaklanmalar... Sayfalardan geriye kalan hep hüzün oldu benim için. Bir de bizleri, insanları birarada tutan, tutabilecek değerler... Bunlar da birbirine karışıp, birleşip umuda dönüştü içimde. Her ne kadar günümüz değerler dünyası ayrı telden çalsa da, insandan umudu kesmemek lazım galiba.


Necati Cumalı'nın bu büyük romanı, Fransa, Yunanistan, Almanya, İspanya, Polonya ve Bulgaristan ortaklığında dizileştirilmiş. 4 bölümden oluşan ve çekimleri Sofya'da yapılan diziye Balkanlar'ın Son Beyi ismi uygun görülmüş.


http://www.ntvmsnbc.com/news/287630.asp


Okuduğunuz üzere Türkiye zamanında pek ilgi duymamış bu ortaklığa. Şaşırdınız mı yoksa?


Cumhuriyet Kitapları, 2010 (13. Basım)
Necati Cumal
1921 - 2001

22 Kasım 2010 Pazartesi

Mario Vargas Llosa - Teke Şenliği

Ve karşınızda Llosa Haftası'nın son kitabı: "Teke Şenliği". Okuduğum üçlü içinde en sevdiğim bu oldu diyebilirim. Assolist gibi kendisini en sona saklamış farkında olmadan...

Rafael Trujillo, nam-ı diğer "Teke", Dominik Cumhuriyeti'ni 1930 ve 1961 yılları arasında yönetmiş, kanlı bir diktatördür. Aklına estiğinde, istediği kişiyi onursuzluğa, işkenceye ya da ölüme itmeye muktedir, kadına ve güce olan tutkusu doyumsuz bir liderdir. Haliyle de yarattığı bir korku imparatorluğudur. Llosa, işte Dominik Cumhuriyeti'nin bu zor zamanlarını, acımasızlığın, gaddarlığın yönetici koltuğunda oturduğu, 30 yıllık "Teke" mezalimini romanlaştırıyor. Hikayeyi 3 farklı bakış açısından aktararak yapıyor bunu da.

İlki Urania Cabral. Zamanında tekenin yanında senatörlük yapmış, ona her türlü desteği vermiş Agustin Cabral'in, Trujillo'nun taktığı isimle Beyin'in kızı. Urania, 14 yaşında terk ettiği ülkesine geri dönüyor 1996 yılında. Anlıyoruz ki yatalak babasına karşı büyük bir nefret biriktirmiş içinde. Romanın sonunda öğreniyoruz bunun nedenini. 

İkincisi, tekenin ta kendisi... Tanışıyorsunuz kendisiyle ve pek de mutlu olmuyorsunuz açıkçası. Llosa sizi onun düşünce alemine daldırıyor. 1961 yılında Trujillo 70 yaşındadır. Her an bir damat gibi kusursuz giyimli ancak idrarını tutamamaktan şikayetçi bir halde. Ayrıca, genç kadınlarla olan alemlerinin nihayete erdiğini hissetmekte ve bu da kalbinde derin yaralar açmakta zavalının. Buna rağmen, hala politik kumpasların, entrikaların başrol oyuncusu ve astlarını korkudan titretecek kadar etkili, yetkin.

Elbette suikastçiler... Onlarla gecenin bir yarısı, ıssız bir caddede tekeyi öldürmek için beklerlerken karşılaşıyorsunuz. Hepsinin tekeden nefret etmesi için iyi bir sebebi var. Hepsinin de hayatı - teke sağ olsun! - keder yüklü. Hikayeleri ortaya döküldükçe Trujillo rejiminin ne anlama geldiği, insanların hayatında ne gibi onulmaz etkileri olduğu cok net bir biçimde gözünüzün önünde canlanıyor. 

Ve sonunda olan oluyor. Olacağını biliyorsunuz. Tarih de bunu böyle yazıyor zaten. Teke öldürülüyor!

Kitabı elimden bırakamadığımı söyleyebilirim. Llosa beni Dominik Cumhuriyeti'nin o karanlık günlerine, bir diktatörün şeytani aklına sürükledi. Ve kaçtığını zanneden bir kadının hikayesine...

Muhakkak okuyun!

Can Yayınları, 2003 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 -

Mario Vargas Llosa - Kent ve Köpekler

Kent ve Köpekler, haftaya başlamadan önce Llosa'nın okumayı en çok istediğim kitabıydı. Daha çok gençken yazmış olması, bir dönemin Peru'sunu bütün yönleri, farklılıkları ve ceşitliliğiyle ele alması, benim için cazibeli bir kitap olması için yeterliydi. Palomino Molero ile yaptığım hızlı girişten sonra, Kent ve Köpekler ile devam etmem kaçınılmazdı.


"Kent", Peru'nun başkenti Lima... "Köpekler" ise Leancio Prado Askeri Okulu'nun çömezlerine verilen isim... Bu askeri okula bir şekilde yamanmış çocukların çogu ya suç işlemiş ve disiplin altına alınması gereken tipler ya da sertleşmeleri gereken pısırık "iyi aile" çocukları... Amaç hepsini "erkekleştirmek", gerçek bir "erkek" haline getirmek. Ancak, "erkek" olmaları için tıkıldıkları okul paradoksal bir biçimde  disiplinsizliğin hat safhada oldugu bir yer. Bu ergenlerin hemen hepsi okulca yasaklanmış davranışların başrolünde: okuldan kaçmak, sigara içmek, alkol tüketmek, hırsızlık, pornografi... İçlerinde en tehlikelisi ise kabadayılık ve güçlünün güçsüze kurban edilişi. Aslında, romanın üçte birlik bölümü, erkek ergenler için - özellikle erkek egemen toplumlarda - olağan iki "erkek" ana konusunun detaylı bir portresiyle geçiyor: maçoluk ve mastürbasyon. Zamanla, öğrecilerin geldiği sosyal tabakaya bağlı olarak keskin bir hiyerarşi ortaya çıkıyor ve güçsüzün başı acımasızca eziliyor.


Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bahsettiğim üçte birlik bölümü okumak pek de kolay olmadı. Anlatım, adeta bir sarkaç gibi birinci tekil şahıstan üçüncü tekil şahısa sürekli savruluşuyla biraz kaotik. Bir ara gerçekten sıkılmaya başladiığımı söyleyebilirim. Artık bu yoz lümpenlerin karanlık yaşamlarını kıracak bir şey olmalı diyordum kendi kendime. Çok şükür Llosa beni daha fazla bekletmedi...


Gaddarlık, vahşet uç noktalara vardı! Llosa suçu işleyenlerin bunu nasıl bilinçli ve vicdanları rahat bir şekilde yaptıklarını, suçu soğukkanlı bir şekilde nasıl rasyonalize ettiklerini etkileyici bir biçimde sunuyor.


"Kent ve Köpekler", beni erkeklik, erkek olma süreci ve ülkemiz hakkında epey düşündürdü. "Erkeklik", "maçoluk" bizim gibi erkek egemen, militarize ve sürekli teyakkuzda toplumlar için de önemli konulardan biri. Erkek olma hikayesi daha "Hadi göster bakalım amcalara pipini de görsünler analar ne yiğitler doğururmuş!" böbürlenmesiyle başlıyor, sünnet ritüeliyle devam ediyor, bayrağımıza selam vermeden geçen kuşu bile düşmanlaştırarak, her sabah and içerek militerleşiyor, tabulaştırılmış cinsellikle sapkınlaşıyor ya da hadım ediliyor, askerlikle de taçlanıyor. Sonucunda ne mi oluyor? Biz yarı ergen "erkek", histerik yetişkinler(!) ortada cirit atıyor. Erkek egemen militer yapıyı nasıl kırarız minvalinde tartışmalar yerine, o yarığı nasıl daha da derinleştirebiliriz tadında, "tadından yenmez" atışmalar, hareketler boy gösteriyor. Biri (Edi) çıkıyor "Kadınla erkek zaten eşit olamaz!" diyor. Öbürü (Büdü) de "Bıktım artık bu konuları tartışmaktan!" buyuruyor. İşin garibi de tartışmaktan sıkıntı duyduğu konu sürekli kendilerinin pişirip pişirip önümüze çıkardıkları bir mevzu ve bahsettiğim yarığı bir daha kapanmamasına derinleştirecek, erkeği daha da "erkekleştirecek", kadını da daha da küçültecek türden bir dinamit.


"Kent ve Köpekler", Palomino Molero'dan sonra doğru ve iyi bir seçimdi...


Can Yayınları, 1984 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 - 

Mario Vargas Llosa - Palomino Molero'yu Kim Öldürdü

"Palomino Molero... Bolerolar söyleyen yakışıklı çocuk..."


Llosa haftasına başladığım kitap "Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?". Kısa olmasıydı buna sebep. Hafif bir giriş yapmak istedim anlayacağınız. Llosa, "Katil kim?" gizemi ardında, sınıfsal önyargıyı/ayrımcılığı işliyor romanında.


Suç Palomino Molero'nun işkence edilerek vahşice katledilmesi. 1950'lerin Peru'sunda garip bir yerdeyiz - yerel polisin kendi araçlarının olmadığı, bir yerden diğerine gitmek için tavuk kamyonlarını kullandığı, yerel genelevin rahip tarafından bir yerden öbürüne sürekli kovalandığı, filmlerin açıkhava sinemalarında kilise duvarına yansıtılıp izlendiği, bu ve buna benzer daha birçok garipliğin hüküm sürdüğü bir yer... Davadan sorumlu iki kişi: Teğmen Silva ve yardımcısı Lituma. Silva bir sorgu "uzmanı". Kimi zaman oldukça sadist, kimi zaman da saygıyı kibarlıkla birleştiren bir yörüngede. Lituma ise öğrenmeye hevesli ve kolay etkilenen bir tip. 

Molero'nun yaptığı seçimler ve onlardan çıkardıkları ipuçları, Teğmen Silva ve Lituma'yı suçlulara yönlendiriyor. Molero askerlikten muaf olmasına rağmen orduya kaydolmuş biri. Aşkı ona bunu yaptırıyor. Sadece şarkılarda, filmlerde olabilecek, herkesin arzuladığı ancak inanmadığı, deri rengi ve sınıflar arasındaki bariyerleri yıkacak türden bir aşk. Bir suç aslında!

Ve bu dramada 4 oyuncu var: kurban Molero ve 3 zanlı.

Suçlu sonunda bulunuyor. Gerçekten bulunuyor mu acaba? Llosa'nın olay hakkında çektiği her temiz çizgi, birkaç satır sonra bulanıklaşıyor. Kuşkuya düşüyorsunuz. Ama, gerçek de bazen muğlak değil midir? Tıpkı Teğmen Silva'nın yardımcısı Lituma'ya söyledigi gibi:

"En gerçek görünen gerçekler, onlara tüm açılardan ve en yakından baktıktan sonra yalanlara ya da yarım gerçeklere dönüşür."

Romanın ismine aldanıp, sağlam bir polisiye beklerseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Eğer başka bir gözle geçerseniz sayfaların üzerinden, yani işin katil kovalamaca kısmını es geçip, yazımın başında bahsettiğim sınıfsal, ırksal ayrımcılığı okursanız, daha keyifli olabilir.


Gene de fena bir Llosa başlangıcı sayılmazdı.

Can Yayınları, 1991 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 - 
Related Posts with Thumbnails