25 Ocak 2010 Pazartesi

Adnan Binyazar - Masalını Yitiren Dev

"Hem de bir ölüm gününde, yaslı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı, 'Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?' diye sordu. Milliyet Sanat Dergisi'nde çıkan yaşam öykümü okumuş olmalıydı. Ağır hastalıklı, ilk gördüğüm günlerindeki o görkemini geride bırakmış Ahmet Muhip Dranas'ı tanıyamamış, yalnızca 'Evet!' deyivermiştim."

"Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım ben, onun için yazmakta hep duraksadım. Çünkü yaşadığınız olayları anlatıya dökerken, gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düştünüz mü, televizyonlarda her gün onlarcası görülen yerli filmlerin ya da bayatlamaktan iyice kokuşmuş dizilerin baş kişisi oluverirsiniz."

Sıklıkla duymuş ya da okumuşsunuzdur şu lafı: "Öteki Türkiye". Az sonra haberlerinde, çoğu katlayıp sinek öldürmekten başka bir işe yaramayan günlük gazetelerin üçüncü sayfalarında... Sokak çocukları, bali çekip kafa-bin-dünya dolaşan küçük ayaklar, hayatı küçücük yaşta omuzlamak zorunda kalanlar, yoğun şiddete maruz kalanlar, fakir, çamurlu hayatlar ve daha niceleri... Sahalarda görmek istemediğimiz hareketlerdir bunlar. Memleketimden Öteki Türkiye Manzaraları... Bu laf, farkında olmadan ya da olarak, hayatı pembeleştirir. O zorlu hayatları gerçekdışı bir hale getirir ki bu lafı eden bir ferahlık yaşar. Nasıl olsa bahsedilen Öteki Türkiye'dir, başka bir yerdir, değil mi? Ferahlamanın ardından da tepeden bakmaya başlar Öteki Türkiye'ye, iki kere tiksinir ondan. Gördüğünden, ortada olandan tiksinir ilk önce. Sonra da gördükleri, kendisinin ve Türkiye'nin dışarıdan nasıl güründüğünü hatırlatır; bu sefer misli tiksinir gördüklerinden. Ne de olsa şu koca dünyada, Öteki Dünya'lardan biridir Türkiye. Öyle değil mi?

Halbuki tepeden bakılan, tiksinilen şu "Öteki Türkiye", üzerinde yaşadığımız topraklarda süregiden acılar, hayat-ı hakikiyedir. Ta kendisidir hayatın! Bizim yaptığımıız ise hakikatten kaçıştır yalnızca.

İşte böyle bir anı-roman ''Masalını Yitiren Dev''. Gerçeği gözümüzün içine sokan, bizi sobeleyen, kaçışımızı durduran... Oldukça zorlu geçen bir çocukluğun ve gençliğe adım atılan yılların acı bir anlatısı. Çok küçük yaşta, ağır şartlarda çalışmak zorunda kalmış, şiddet görmüş, şehirden şehire sürüklenmiş, ilkokulla ancak 14 yaşında buluşabilmiş birinin kendi söyleyişiyle "yazılışı tehlikeli" hayatının, Öteki Türkiye'nin nesnel bir şekilde, iç baymadan gözler önüne serilişi. 


Öteki Türkiye'ye, hayat-ı hakikiyeye, bu kitapta anlatılanlara sırtımızı dönüp "Bana ne canım" diyebiliriz. Yahut "Elalemin derdi beni mi gerdi?" gibi yerel, "Benim adım Thomas, bunlar bana komaz" gibi evrensel özlü sözlerle aradan sıvışabiliriz kolayca. Uygarlığın merhameti kazıdığı şu dünyada merak etmeyin kimse de bizi ayıplamaz.

Can Yayınları, 2009
Adnan Binyazar
1934 -

20 Ocak 2010 Çarşamba

Oya Baydar - Hiçbiryer'e Dönüş

"Yeni bir ülke bulamazsın
Başka bir deniz bulamazsın
Bu şehir arkandan gelecek
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda
Başka bir şey umma" 


Kavafis'in Şehir isimli şiiriyle başlıyor ''Hiçbiryer'e Dönüş''. Ben de bu enfes şiiri notalarla buluşturan, pek sevdiğim Ezginin Günlüğü eşliğinde, yazmaya başlıyorum.


Doğduğumuz yeri niye severiz? Başka şansımız yoktur galiba; içine doğarız doğduğumuz yerin çünkü. Bir kadın ve bir erkek bizden habersiz, izinsiz karar vermiştir bizi o coğrafyaya getirmeye. Getirdikten sonra da "oralı olma" hali, o kimlik yapışır kalır üstümüze. Biz istesekte, istemesekte... Çaresiz severiz. Ancak bazen öyle şeyler olur ki, kendilerine sorulmadan o coğrafyaya getirilenler, yine kendilerinden habersiz, izinsiz, zorla o topraklardan sürülürler, koparılırlar. Tabii bu sefer başka bir karar merci tarafından... 


Sürgündekilerin öyküsü ''Hiçbiryer'e Dönüş''. Sürgünden geri dönenlerin... Daha doğrusu geri döndüğünü zannedenlerin... Evet, fiziksel olarak doğdukları, büyüdükleri, kavga ettikleri ve sonunda "özenle" sürüldükleri yerdedirler tekrar. Ancak, yıllar boyu mekanda yaşadıkları sürgün artık başka bir şeye, zamanda yaşanan bir sürgüne dönüşür. Bu kez, geçmişlerinden de sürüldüklerinin farkına varırlar. Geçmişlerinin peşinden gitmeleri para etmez. Dönüp dolaşıp aynı şehre gelmişlerdir sonunda. Aynı sokaklarda dolaşmışlardır yine.


Ammaaa,


"Dönülen her şey hiçbir şey, her kişi hiç kimse, her yer hiçbir yerdir" artık Oya Baydar'ın yazdığı gibi. 


"Geri dönüş" mümkün değildir. Başka bir şey umma! Başka şey umma!


Can Yayınları, 2008
Oya Baydar
1940 -

16 Ocak 2010 Cumartesi

Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı

"Aslında, her şeyin Aşk Yasaları'nın yapıldığı günlerde başladığı söylenebilir. Kimin, nasıl sevileceğini belirleyen yasaların. Ve ne kadar."


Ne zamandır beni bu kadar etkileyen bir roman okumamıştım. "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." kadar iddialı bir etkilenme değil tabii bu. Yüreğime dokundu diyelim. Derinden... Konusu pek de çarpıcı değil aslında. Yasak bir aşk ve neden olduğu büyük bir yıkım hikaye edilen. Hindistan'daki kast sisteminde, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmış, "dokunulabilir" ve "dokunulamaz" arasındaki bir aşk... Bedeli çok ağır olan... Roy'un yazdığı gibi:

"Hayatın bedeli, ödenemeyecek yüksekliklere ulaşmıştı; oysa daha sonra Bebek Kochamma, ödenen bedelin küçük olduğunu söyleyecekti.
Öyle miydi?
İki hayat. İki çocuğun çocuklukları. Ve gelecekteki suçlular için bir TARİH DERSİ."


Kaybolan hayatlardan da büyük olan bedel, büyük harflerle yazılı olan kanımca. Çünkü,  ayrımcılığı, ötekileştirmeyi toplumsallaştıran ve geleceğe pranga vuran, kuşaktan kuşağa aktarılan bu tarih dersi. 


Aslında, pek çok kez işlenmiş ve işlenmeye devam edilen bir tema, değil mi? Neden etkilendim ki bu kadar? Çok sebep gösterebilirim. İçlerinden en önemlisi şiirselliği sanırım. Öyle anlatıyor ki derdini Roy, iz bırakıyor, yazıya dökdüklerini yaşıyorsunuz, okuduğunuz süre boyunca, o   hüznü arttırarak, hiçbir sızma olmadan içinizde barındırıyorsunuz, karakterlerin hissettiklerini siz de hissediyorsunuz ziyadesiyle.  Hele ikizlerden Estha ve annesi Ammu'nun tren istasyonundaki ayrılışları... Yasak aşıklar Ammu ve Velutha'nın, bir dokunulabilir ve dokunulamazın birbirlerine ilk dokunuşları... İkizlerin, Rahel ve Estha'nın tanık olduğu dehşet ve çalınan, öldürülen çocuklukları...


Çeviri için de birkaç cümle yazmak şart. Bilirsiniz; şiirleri başka bir dile cevirmek, anlatılmak isteneni sakatlamadan aktarmak güç iş. Şiirsel bir anlatıma sahip ve buna ek olarak Hint kültürünün yoğun bir şekilde içine sinmiş olduğu böylesine bir romanı çevirmek de ayrı yetkinlik istese gerek. Bu başarılı çeviri için, çevirmenin de "Emeğine sağlık!" demek lazım.


Can Yayınları, 2009
Arundhati Roy
1961 -

10 Ocak 2010 Pazar

Vedat Türkali - Bir Gün Tek Başına

27 Mayıs darbesi öncesi Türkiye'sinin çalkantılı siyasi durumunun fonda olduğu, zaman zaman dublörlüğü birakıp esas oğlanlaştığı, bana göre temelde insanın kendisine ve karşısındakine duyduğu güvenin ve o güven ortadan kalktığında insanın nasıl yıkıma sürüklenebileceğinin sorgulandığı ödüllü ve koca (743 sayfa) bir ilk roman "Bir Gün Tek Başına". Gözünüz korkmasın. Gayet hızlı akıyor sayfalar.

Romanın bir türlü sevemediğim, ısınamadığım kahramanı Kenan, yıllar önce polis sorgusunda dili çabuk - iki tokatta- çözülünce, kendine olan saygı ve güvenini kaybetmiş, geçmişiyle sürekli kavga halinde olan bir kitapçıdır. Tesadüf eseri tanıştığı, fişlenmiş bir sol aileden gelen, öğrenci örgütlenmesinin merkezinde bir figür olan Günsel, Kenan için yeni bir umut olur; ona geçmişiyle olan hesabını kapatma şansı verir. Kenan Günsel'de, devrim ateşini, aşkı, direnişi tekrar bulduğuna inanır. Kendini kendisine kanıtlaması için yeni bir imtihandır bu. Ancak, bunda pek başarılı olduğu söylenemez... Günsel ve çevresindekilerin ona olan güvenini kaybetmesi, onu polis=hain ilan etmesiyle "Bir Gün Tek Başına" kalır Kenan. Yıkılır...

Romanda aydın üzerine keskin eleştiriler var. Türkiye - sol - aydınının korkaklığı, halktan kopuk oluşu ve dolayısıyla sınıfına dayanmaması, "Baba" karakteri tarafından, evindeki sohbetlerde sıklıkla dillendiriliyor. Kitaba ilişkin tek eleştirim de burada saklı. Baba'nın aydın üzerine tezleri doğrudur veya yanlıştır. Konu bu değil. Konu karakterin ta kendisi. Benim için bir romanı iyi yapan en önemli özellik, yazarının güçlü ve gerçek karakterler yaratmasıdır. Kenan, Günsel ve diğer karakterler ne kadar gerçek, ne kadar güçlüyse, Baba o kadar "sahte" göründü gözüme roman boyunca. Daha doğrusu sanki Vedat Türkali, Türk aydını hakkındaki görüşlerini aktarmak için böyle bir karakter yaratmış. Sanki Baba değil, Vedat Türkali konuşan, görüşlerini anlatan. Böyle olunca da bu büyük romanın kalitesi biraz erozyona uğruyor doğrusu.

Vedat Türkali okumaya elbette devam... Sıradaki kitapları: "Mavi Karanlık" ve "Güven".


Everest Yayınları, 2009
Vedat Türkali
1919 - 

4 Ocak 2010 Pazartesi

Toni Morrison - En Mavi Göz

"Küçük kara derili bir kız, küçük beyaz derili bir kızın mavi gözlerine özeniyor ve o özleminin özünde yatan korkuyu ancak özlemi gerçekleştiren bir kötülük yenebiliyor." 

"En Mavi Göz", aile içi şiddetin tam ortasında büyüyen ve ne kadar 'çirkin' olduğu kendisine sürekli hatırlatılan kara derili, küçük bir kızı, Pecola'yı hikayeliyor. Çirkinliğinin sürekli kafasına vurulması, onda asla gerçekleşmeyecek bir arzu yaratıyor. Tanrıya yalvarıyor, beyaz derili ve yeryüzündeki en mavi gözlere sahip olabilmek için. Roman boyunca, sadece Pecola'nın değil ebeveynlerinin (babası Cholly ve annesi Pauline) de oldukça sıkıntılı, zorluklarla dolu bir hayatlarının olduğu anlaşılıyor. Bu cefalı yaşam, aralarında bir zamanlar var olan aşkı söndürüyor ve  fiziksel şiddete varan, sık ve yoğun tartışmalara zemin hazırlıyor. Şiddetin doruk noktası da babası Cholly'nin Pecola'ya tecavüz edip hamile bırakması oluyor. Tecavüzün arkasındaki motif belirsiz ve karmaşık. Muhtemelen hem aşkın hem de nefretin bir birleşimi. Romanın sonunda Pecola'nın bebeği prematüre doğuyor ve ölüyor, Pecola'yı deliliğe sürükleyerek.

Toni Morrison'un okuduğum diğer kitapları gibi, "En Mavi Göz" de çok boyutlu. Beni  etkileyen birkaç noktayı özetlemek istiyorum.

İlki, beyaz olma halinin güzellikle özdeşleştirilmesi. Beyazlık, siyahların hiçbir zaman yakalayamayacağı bir 'standard'. Özellikle de diğerlerinden daha da 'siyah' olan Pecola için durum daha da umutsuz ve vahim. Pecola güzelliği hep sevilmeyle bağdaştırıyor. Ona göre derisi beyaz, gözleri de mavi olursa çok sevilecek, hayatındaki bütün olumsuzluklar yerini güzelliklere bırakacaktır. 


İkinci nokta ilkiyle oldukça ilintili. Daha önce yazdığım gibi, Pecola beyaz bir kızın mavi gözlerinin onu güzel yapacağına inanıyor. Aslında bu onun güzellik hakkındaki kendi görüşü değil. Siyahlar beyaz olma haline öyle büyük bir saygı gösteriyorlar ki, Pecola beyazlığı, güzelliğin özü olarak nitelendiriyor. İşte, ırkçılığın ve sonucu köleliğin fiziksel tahripten oldukça öte bir zulüm olduğunun vurucu bir anlatımı. Sadece bileklere değil, beyinlere de öyle bir kelepçe vurulmuş ki, siyah kimlik delik deşik olmuş. Bir beyaza baktıklarında kendi çirkinliklerini görür hale gelmişler.

Okumanız dileğiyle...


Can Yayınları, 1993 
Toni Morrison
1931 - 
Related Posts with Thumbnails