28 Nisan 2010 Çarşamba

Mehmet Eroğlu - Issızlığın Ortası

"Evet, insanlıkta inanılacak hiçbir şey kalmadı. Öyle bir insanlığın malıyız ki, değer verdiği bütün kavramlar kanla yıkanmış, barış diyerek açtığı bütün yollar kan gölüne dönüşmüş, mutluluk diye sunduğu her şeyin gölgesi ölümle damgalanmış."

Uzun zaman önce bir kitap okumuştum. Toplatılma kararı mahkeme kararıyla bozulan, güneydoğuda savaşmış askerlerin yaşadıklarını, onların ağzından dile getiren bir kitaptı. "Mehmedin Kitabı"ndan bahsediyorum. Yıllardır süregiden savaşta ölü ve yaralı sayılarını maç skoru haline getirenlere, normalleştirenlere inat, acı gerçekleri hepimizin yüzüne bir bir sayıyordu baş kahramanlar. Savaş gerçeğini, savaşın ortasından gelenlerden, çarpışanlardan dinliyorduk yani. 

''Issızlığın Ortası'', çok daha önce olsa da, benzer kaderi paylasmış bir savaş karşıtı roman. 12 Eylül'ün kendinden başka her şeyi gayrı meşru gördüğü dönemde, sakıncalı bulunmuş, sonucunda da tekrar yayımlanması epey gecikmiş bir yapıt. Kıbrıs barış(!) harekatına katılmış, öldürmüş, yaşadıkları travmatik sonuçlar doğurmuş birini, Ayhan'ı anlatır ''Issızlığın Ortası''. Çıkartma sonrası, şakağına sıktığı kurşun ölümü ıskalar ve Ankara'ya döner Ayhan. Geçmiş, yaşadıkları bütün ağırlığıyla omuzlarında, bir çıkış arar, kendini tekrar bulmaya çalışır. Bu arayış, geçmişiyle yaşadığı o bir türlü bitmeyen hesaplaşma onu tekrar intihar yoluna sokar. Ta ki öldüğünü sandığı arkadaşı Zafer'in hayatta olabileceğini ve onu bulabileceğini öğreninceye kadar. Zafer'i bulmak için yollara, ıssızlığa düşer. Artık geç kalmış bir ölüdür Ayhan...

Bir ilk kitap ''Issızlığın Ortası'' ve bitmiyor. Ayhan'ın hikayesini tamamlamak için "Geç Kalmış Ölü"yü de okumalıyım.

Agora Kitaplığı, 2007
Mehmet Eroğlu
1948 -

20 Nisan 2010 Salı

Zülfü Livaneli - Son Ada


"Son Ada'yı yitirişimizin hikayesini anlattım."

Orwell'in Hayvan Çiftliği'ni hatırlatan bir alegori "Son Ada"... 12 Eylül dönemi Türkiye'sinin temsili bir öyküsü. Tüm sakinlerinin özgürce, kendileri ve çevresiyle barış içinde yaşadığı ütopik bir ada. Adaya ayak basmasıyla her şeyi çığrından çıkaran biri: emekliliğe ayrılmış bir darbeci... Ve "Son Ada"nın yavaş yavaş eriyişi, yitirilişi...

Adanın yitirilişi oldukca yalın bir dille anlatılıyor. Zaten bunun niye böyle yapıldığı bir şekilde okura bildiriliyor; anlatıcının yazar olmadığı ve romanın onun kaleminden çıktıgını anlıyorsunuz. Bu da belli bir amaçla yapılıyor. Eylemin, hikayenin kendisinin, sözün önünde olduğu, her türlü süslü tasvirden daha sarsıcı olacağı kanısı, inancı, iddiasi var. Hatta şöyle bir küçük hikaye var romanın içinde:

"Kelimeleri güzelleştirerek ya da şiddetlendirerek, güzel tasvirlerle insan hallerini anlatmaya kalkma. Sen eylemi anlat, gerisini okur kafasında tamamlasın.
...
Eski cağlarda bir delikanlı, insanların dişlerini de tedavi eden bir hekimin kızına aşıktır. Sırf kızı görebilmek için oraya gider delikanlı ve sevgilisinin yüzüne bakarak otuz iki sağlam dişini çektirir. Şimdi bu eylem üzerine hangi sevda sözlerini ekleyebilirsin ki. Hepsi zayıf kalır."

Yazar olmayan anlatıcımız da bu yolu seçiyor. Süssüz, yalın bir anlatımla, üslupla okuru silkelemek istiyor. Peki, amacı bu olan yalın dil, üslup beni çarptı mı? Doğruyu söylemek gerekirse pek de sarsılmadım. Sanırım çok bilindik bir hikaye, konu olmasıydı buna neden olan.

Bu darbeci başkan, satırları ve adayı işgal etmeye başlayınca gözünüzün önüne kimi getirdiğiniz çok açık. Aslında tüm totaliter odaklara cepheden bir saldırı olarak görmek gerek bu romanı. Yine de kişiselleştirmeden, bütün kötülükleri o malum kişi üzerine yapıştırmadan yapamıyorsunuz. Ben yapamadım en azından... Diyalogları okurken malum kişinin rahatsız edici sesi vızır vızır uçtu kulaklarımda. Yetmedi, şu meşhur netekimler eşlik etti vızıltılara... Hal böyle olunca, daha bir sinir oldum şu kara gözlüklü darbeci başkana.

Remzi Kitabevi, 2010

Zülfü Livaneli
1946 - 

12 Nisan 2010 Pazartesi

Jorge Amado - Tarçın Kokulu Kız

İnsan, toplum, doğa değisir, değişebilir, değiştirilebilir. Bir de bunun tam tersi bir tutum vardır: insan doğasına, halihazirda zaten olana, olduğu gibi riayet etmek, değişimin karşısında durmak... Bu iki farklı evreni algılama biçimi, birbiriyle hep çatışır, çatışmıştır. İste bu iki evrensel duruş, konum alma arasındaki mücadelenin romanı ''Tarçın Kokulu Kız''. Bir Latin Amerika modernleşmesi...


20. yüzyılın ilk çeyreğinde, tüm renkleriyle İlheus: Brezilya'nın Bahia eyaletinde bir liman-kent...  Bölgenin en önemli ürünü kakaonun biçimlendirdiği bir yaşam... Ona sahip olmak, dağıtmak için dökülen onca kan ve sonucunda kurulmuş feodal bir düzen... Büyük toprakları yöneten albaylar, emirlerinde korku salan eşkiyalar ve mutlak siyasi irade Albay Bastos. Bütün bunlar söylemeye gerek yok, statükocu odaklar. Değişimi, moderni temsil eden ise kakao tüccari Mundinho Falcao ve yandaşları. Değişimin simgesi ise İlheus'a büyük gemilerin girişini engelleyen dar liman ağzı. Eğer yeterli genişlik sağlanabilirse, İlheus'ta üretilen kakao kendi limanlarından dış pazara çok daha kolay ve ucuz bir şekilde pazarlanabilecek. Falcao'nun tüm derdi bu. Bütün kavga da burdan çıkıyor zaten. Bu büyük değişim var olan düzene, zaten kurulmuş, kemikleşmiş çıkar ilişkilerine büyük bir çomak. Kim mi kazanıyor? Bir Latin Amerika modernleşmesi dedik ya... Kaybeden ise hep aynı: bu iki güç arasında sıkışan, kıvranan halk...

Tabii başka türlü de okunabilir bu roman. İlheus'taki tek barın sahibi Arap Nasip ile İlheus'a iş bulmak için gelmiş güzel, "tarçın kokulu" Gabriela arasındaki tutkulu aşk. Aslında bu aşk bile o dönem Brezilya'sının kadın-erkek ilişkilerindeki ataerkil yapının az da olsa çözülüşü olarak değerlendirilebilir.

Tüm bunlara ek olarak Brezilya'nın renkli yaşamının, oldukça farklı yerel kültürel alışkanlıklarının çok keyifli, masalsı bir anlatımını bulacaksınız bu romanda.  

Not: Romanın orijinal adı "Gabriela, Cravo e Canela". Yani "Gabriela, Karanfil ve Tarçın". Dilimize özgün adına sadık kalınmadan, neden "Tarçın Kokulu Kız" diye çevrildigini merak ettim doğrusu.

Can Yayınları, 2008
Jorge Amado
1912 - 2001


8 Nisan 2010 Perşembe

Yiğit Okur - Sıfırlamak

Pearl Jam'in efsane sesi Eddie Vedder, Sean Penn'in yönettiği "Into the Wild" isimli filmin müziklerini yapmıştı yakın geçmişte. O albümden "Society" isimli şarkı beni benden almış, beynimin icinde sürekli dönmüş ve dolayısıyla dilime pelesenk olmustu. Şarkıdan kücük bir parca:

"There is those thinking, more or less, less is more
But if less is more, how you keepin' score?
Means for every point you make, your level drops
Kinda like you're starting from the top
You can't do that!"


Gerçekten de hayata hiçbirimiz - belli azınlıklar dışında - en tepeden başlamıyor. Çoğumuz sıfırdan atıyor ilk adımını hayata. Üstüne koyuyor koyabildiğince. Kendini geliştiriyor, dönüştürüyor. Büyüyor, büyütüyor, ihtiyarlıyor ve uçup gidiyor. Peki, ölümle tekrar sıfırlanmıyor mu her şey? Sıfırdan sıfıra bir yolculuk mu acaba hayat? Böyle düşününce 'saçma' değil mi hayatın kendisi? Bunca uğraş, bunca emek?


Yaşarken kendini sıfırlamaya çalışan bir muhasebecinin hikayesi "Sıfırlamak". Çalıştığı şirkete 'Yeniden Yapılandırma' kasırgası çarpınca, sevgili muhasebecimiz Hüsamettin Bey kendini yeniden yapılandıramaz ve ömrünü adadığı işinden olur. Su "zero based budget" denen şeyi kavrayıp, çalıştığı şirketin hesaplarını sıfırlayamamıştır ama kendi hayatını sıfırlayacaktır. Hem de sürpriz bir şekilde...


Yiğit Okur, hüznün ve kahkahanın birlikte olduğu, tempolu, adeta koşuşturan anlatımıyla en sevdiğim, sürekli peşinde olduğum Türk yazarlarından biri. Sıfırlamak, onunla ve yazdıklarıyla tanışmak için iyi bir fırsat. Aslında bütün yapıtlari benim için çok değerli ama "Hulki Bey ve Arkadaşları" ve "Deniz Taşları"nın benim için yeri ayrıdır.


Can Yayınları, 2010
Yiğit Okur
1934 - 2016
Related Posts with Thumbnails