30 Temmuz 2010 Cuma

Emile Zola - Therese Raquin

İlk satırından başlayıp sonuna kadar kasvetli bir kitap. Açılışa bakın:



"Rıhtımboyundan gelirken Guenegaud Sokağı'nın bitiminde, Pont - Neuf geçidi vardır. Mazarine Sokağı'ndan Seine Sokağı'na giden karanlık, dar bir koridordur burası. Uzunluğu en çok on metre, genişliği de bir metre kadardır. Yıpranmış, sarımtrak, yerlerinden oynamış kaldırım taşlarının arasından hep keskin kokulu bir rutubet sızar. Geçidin iki yanındaki camekanlar da kirden kapkara olmuştur."

"Therese Raquin", Zola'nın ilk romanı ve usta kaleminden daha sonra çıkacakların müjdecisi. Eğer bir Zola ya da Fransız klasikleri hayranıysanız, kaçırmamanız gereken bir yapıt.  Natüralizmin babası, 19. yüzyıl Paris'inin kanalizasyonuna ayaklarını sokuyor ve bu onun ilk cesur ve büyük adımı.

Aslında iki aşığın hastalıklı aşk hikayesi "Therese Raquin" ve deliliğin ortasına düşüşleri... Sebep de geçmişleri, bir türlü kurtulamadıkları korkunç suçları... Kanundan yakalarını sıyırıyorlar ama, o ölü, tam öldüremedikleri ölü hep aralarında...

"Katiller onun işini bitirdiklerini sandıklari halde, kurbanları, yataklarına kadar sokulup, rahat rahat sevgilerinin tadını çıkartmalarına engel olmaktaydı. Therese dul değildi; Laurent gene de kocası olan bir kadınla evlenmiş bulunuyordu, bu koca her ne kadar boğulmuş olsa da."

Ve siz, bu iki lanetli insanın yaşadığı ruhsal darmadağınıklığın, deyim yerindeyse dikizcisi oluyorsunuz sayfalar boyu.

Sylvia Plath'dan sonra neden bu kitapla devam eder ki insan? 

Engin Yayıncılık, 1993 (1. Basım)
Emile Zola
1840 - 1902

27 Temmuz 2010 Salı

Sylvia Plath - Sırça Fanus

"Sırça Fanus", genc bir kadının ruhsal çözülüş ve çöküş hikayesi. Esther Greenwood New York'ta bir dergide stajına devam ederken, içinde, derinliklerde bir yerde bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyor. Stajını sonlandırıp evine dönünce, yaşadığı büyük depresyon ve intihara ilişkin düşünceleri sahne alıyor. İşte o zaman karanlık ve tedirgin edici bir dünyanın ortasında buluyorsunuz kendinizi. Ve bu dünyayı öyle dürüst ve gerçekci bir şekilde aktarıyor ki Sylvia Plath... Başka nasıl olabilirdi ki zaten? Anlattıgı sonuçta kendisi değil mi?

"S
ırça Fanus"u okuyacaksanız, elinizde tuttuğunuzun zor ve rahatsız edici bir kitap olacağını bilin. Depresif bir dönem geçirmiş ya da geçirmemiş olun, fark etmez. Eğer - benim gibi - Esther'in yaşadığı türden bir mental travmayla hayatınızışu aşamasına kadar hic karşılaşmamışsanız, kendinize, ortada elle tutulur hiçbir sebep yokken, neden bir insan kendine böyle işkence eder diye sorabilirsiniz. Belki hikaye inandırıcı bile gelmeyebilir. Hatta sayfalarda ilerledikçe, Esther'e olan sempatiniz bile azalabilir. Ancak, böyle bir ruhsal alt-üst oluş yaşadıysanız, - tabii bu benim tahminim sadece - yazılanlar içinize işleyebilir ve kendinizle Esther arasında çok derin bağlar kurabilirsiniz. Çünkü, Plath depresyonu çok iyi anlatıyor! Sizi de sanki sırça fanusun içine atıveriyor.


şünüyorum da sırça fanus ne kadar güzel bir deyim. Kalın bir cam kafesin içinde kıstırıldığınızı düşünün. Dışarısı bozuk, bulanık, çarpık görünecektir degil mi? Kurtulmak için sonsuzdan geri sayıp duracaksınızdır, sonsuzun bir eksiğinin yine sonsuz olduğunu hiç düşünmeden. Kötü bir düş...

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri icin dünyanın kendisi kötü bir düştür."

Esther sırça fanusun hep içinde. Hayatı da sürekli hortlayan bir kötü düşler silsilesi... İşin daha kötüsü bu döngüyü kıracağına dair inancı da yok. Okuyalım:

"Nerede olursam olayım - bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kahvesinde ya da Bangkok'da - hep aynı sırça fanusun altında kendi eksimiş havamda bunalıyor olacaktım."

Acıtan bir kitap... Bunun yanında bu acıyı çekmeye değer bir okuma vaadi...


Can Yayınları, 2009 (6. Basım)

Sylvia Plath
1932 - 1963

24 Temmuz 2010 Cumartesi

J. M.Coetzee - Yavaş Adam

"Darbe sağdan geliyor, sert ve şaşırtıcı, acı verici, elektrik çarpması gibi; adamı bisikletten düşürüyor."

Bu cümleyle başlıyor "Yavaş Adam". Bir kaza anı... Yaşlı Paul Rayment, hep yaptığı gibi bisikletine atlıyor ve gezmeye başlıyor. Ancak, hızla gelen bir arabanın altında kalıyor. Vahim bir kaza... Paul'u bir bacağından ediyor çünkü. 

Taburcu olduktan sonra düşünceler hücum ediyor Paul'un beynine. Bir anlam bunalımı yaşıyor önce. Neden bir aile ve çocuk sahibi olmadığını sorup duruyor kendine. Geçmişteki kararlarını sürekli yargılıyor. Bütün bunları, artıçok geç olduğunu bilse de bir aileye sahip olma isteği izliyor. İşte bu haldeyken Marijana Jokic çıkıyor karşısına... Marijana, yaşlı, sakat ve protez takmayı reddeden Paul'un bakıcısı. Göçmenler diyarı Avustralya'ya, Hirvatistan'dan kocası ve 3 çocuğuyla göçş, alımlı bir kadın. Ve sürpriz olmayan bir şekilde, Paul bakıcısına özel duygular beslemeye başlıyor. Özel duygudan kastım sadece aşk değil. Bunun yanında bir aidiyet, bir ailenin parçası olma isteği de var. Bahsettiğim anlam bunalımına bir çare olarak görüyor bunu Paul. Şöyle bir sahne var kitapta:

Paul, kendini cennetin kapısında hayal ederken, kendiyle aynı ismi taşıyan azizden günahlarını bağışlamasını istiyor. Aziz günahının ne olduğunu sorunca da, yalnızlığının, kendince boş geçmiş, anlamsız hayatının simgesi olan boş ellerini gösteriyor.

İşte, ellerini doldurabileceği bir fırsat olarak görüyor Marijana ve ailesini Paul.

"Yavaş Adam"da, kendini bir yere ait hissetme ve aile başat konular olarak görünse de, yaşlanmanın ne demek olduğu, yaşlanınca insanı nelerin beklediği de irdeleniyor. Şöyle bir görüş var örneğin:

"İkimiz de çirkiniz Paul, yaşlı ve çirkiniz. Dünyanın tüm güzelliklerini kucaklamak istesek de... İçimizdeki bu arzu asla sönmez. Ama dünyanın tüm güzellikleri ikimizi de istemiyor. Bu yüzden daha azıyla, çok daha azıyla yetinmek zorundayız. Hatta bize sunulan neyse kabul etmek zorundayız, yoksa aç kalırız."

Yaşlılık bu mu gerçekten? Böyle bir küçülme mi? Ve bu küçülmeyi kabulleniş mi? Bir yandan istemeye istemeye "Evet, yaşlılık galiba bu!" diyorum kendi kendime; gördüklerim, çevremde olanlar bana bunu söyletiyor. Öte yandan böyle olmadığını umut ediyorum. Umut etmek istiyorum... 

Can Yayınları, 2006 (1. Basım)
J. M. Coetzee
1940 -

16 Temmuz 2010 Cuma

Erhan Bener - Arabalarım

Hani şu beygir gücünden şasi numarasına, eski-yeni bütün arabaların en küçük parçalarına kadar her şeyi bilen, bütün yarışları sektirmeden takip eden rahatsıtipler vardır. Rahatsız demeyelim de tutkulu diyelim terbiyemizi takınıp. Arabalar en büyük aşklarıdır onların. 

Kullanmayı sevsem de bu anlamda bir araba sevdalısı olmadım hiçbir zaman. Zaten böylesine büyük bir bağlılığı günümüzün kolpa arabalarindan ziyade, Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz geçmişin o kuğ görünümlü arabalarının hak ettiğini düşünürüm. Kitabın kapağındaki şu Opel Kapitan mesela... Bunu nostaljik ya da eski olan her şey güzeldir muhafazakarlığıyla söylemiyorum. Bakışuna, gerçekten zarif ve özel değil mi?

Kitabın ismine aldanıp, (eski) arabalar hakkında teknik bilgiler bulacağını umanlar fena halde yanılırlar. Zaten öbür türlü olsaydı, dakika dolmadan kapatırdım kitabın kapağını... Onlara tavsiyem, bu kitabi görseler bile fazla kurcalamadan araba magazinlerinin bulunduğu raflara yönelmeleri.

Erhan Bener, kimi zaman mecburiyetten kimi zaman da can sıkıntısından birçok kere arabasını değiştirmiş. Kitaptaki her bölüm, kronolojik sıraya göre kullandığı arabanın başlığını taşıyor. Ön koltukta olmasa bile, arabasına sizi de konuk edip, bol bol geziyorsunuz Bener ile. Kah bir Avrupa kentinde kah bir ülkemiz şehrinde buluyorsunuz kendinizi. Ve bir araba götürüyor sizi oraya. Bir insan bu kadar farklı arabayla bu kadar çok yer gezerse, hayat hikayesinin önemli karakterlerinden biri de arabalar oluyor haliyle. Kimi tatlı kimi de acı, bir sürü anı bırakıyor geride. Bazen arabasının performansı sayesinde ölümcül bir kazadan sıyrılıveriyor bazen de öyle bir anda tekliyor ki meret yarı yolda kalıveriyor insan. 

Sıcak, samimi bir dille yazılmış keyifli bir kitap. Arabanız sizi zor durumda bırakırsa yapılacaklar hakkında, satır aralarında gizli, Bener tavsiyeleri de cabası...


Remzi Kitabevi, 2003 (1. Basım)
Erhan Bener
1929 - 2007

4 Temmuz 2010 Pazar

Jhumpa Lahiri - Dert Yorumcusu

Jhumpa Lahiri, Londra doğumlu bir Bengalli. Amerikan dergilerinde yayımlanmış öykülerinin biraraya geldiği "Dert Yorumcusu" ile 2000 yılında Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazanmış. Teması "kimlik" ve "aidiyet" olan 9 kısa öyküden oluşuyor kitap. Belki de çocukluğundan itibaren Kalküta'ya gidip gelmesi, orayla bağlarını koparmamış olması böyle bir konu seçmeye yöneltmiştir kendisini. Öykülerinin kahramanlarını gözümün önüne getirdiğimde, uzak bir ihtimal olarak görünmüyor bu varsayım. Çünkü hemen hemen hepsi doğdukları yerden ya da geçmişlerinden - yani Hindistan'dan -  çok uzakta kalmış karakterler. Kimi hala geçmişlerine, köklerine derin bir özlem içerisinde kimi de tamamen kopmuş. Hepsi de günlük hayattaki sıkıntıları, sorunlarıyla çıkıyorlar karşınıza. Böyle olunca da kendimden yansımalar buldum sayfalarda. Sonuçta ben de - öyle hissetmesem de - bir yabancıyım doğup büyüdüğüm ülkeden uzakta.

Herhangi bir ülkede yabancı olmak, öteki olmak zor zanaat. Bir yanda entegre olma baskısı, diğer yanda da kendin olarak kalabilme arzusu. Bunu özellikle Almanya'da fazlasıyla hissediyor insan. Burda en yaygın olanı da ikisinin arasında kalıp hiçbir şey olamama hali. Özel bir tür çıkıyor ortaya yani. Özellikle göç sonrasi 3. kuşak Türkler'de yaygın olarak görüyorsunuz bunu. Rahatça tez konusu yapılabilir!

Kitaba geri dönersek, içlerinde en çok kitaba da ismini veren "Dert Yorumcusu" ilgimi çekti. Bay Kapasi'nin işi gerçekten dert yorumculuğu. Hindistan, rengarenkliğine uygun bir biçimde bir dil cenneti aynı zamanda ve haliyle herkes hepsini birden konuşamıyor. Bay Kapasi işte burda devreye giriyor. Hastaların dertlerini doktora çeviriyor, yorumluyor. Hindistan'daki yoksunluğu, mahsunluğu gözümün önüne getirince bana çok romantik ve yüce göründü, Kapasi'nin sunduğu bu hizmet. 

Everest Yayınları, 2000 (1. Basım)
Jhumpa Lahiri
1967 -
Related Posts with Thumbnails