29 Kasım 2010 Pazartesi

Ian McEwan - Amsterdam

Ian McEwan ile tanışmamı Kefaret isimli romanına borçluyum. Keyifle okumuştum her satırını. 1998 yılında Booker ödülüne layık görülen Amsterdam'a başlamadan önce büyük bir beklenti içindeydim doğrusu. İki kitabı birbiriyle karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama, "Kefaret"i ilgi ve merakla okuduğum halde, "Amsterdam"ı sonlandırdığım şu dakika itibariyle kendisine karşı en kibar tabirle bir hissizlik içerisindeyim. 

Roman, Molly Lane isimli bir kadının cenazesiyle açılıyor ve onun iki eski sevgilisiyle tanışıyoruz. Vernon, yüksek tirajlı günlerini özlemle anan, yine de ünlü bir gazetenin genel yayın yönetmeni bir gazeteci, Clive ise başarılı bir besteci. İkisi çok eski dostlar ve Molly'nin ölümü onları kendi ölümleri üzerine düşünmeye sevk ediyor. Tuhaf bir anlaşmaya varıyorlar sonunda. Öte yandan Molly Lane'in eski sevgililerinden, şimdinin aşırı sağ eğilimli dış işleri bakanının gündemi sarsacak, Molly ile bağlantılı sırrı Vernon'un eline geçiyor ve elbette gazetesinin tirajını yükseltme peşindeki Vernon, bu habere balıklama atlıyor. Ancak, özel yaşamın gizliliği üzerine düşündükleri arasındaki derin farklılık, Vernon ve Clive araıinda ahlaki temelli bir düellonun başlamasına sebep oluyor. Amsterdam'da sonlanan bir düello...

Yukarıda bahsettiğim garip anlaşmanın bir sonucu aslında bu yaşanan son. Ancak, işte tam da bu son nedeniyle hissizim sanırım. Kurgusal olarak dahice diye nitelendirilebilir kimileri bu sonu. Oysa benim gözüme pek bir gerçekdışı göründü. Müthiş bir dans çıkaran bir çift düşünün. Tüm zor hareketler artistik bir biçimde mükemmele yakın icra edilmiştir ama sonlara doğru çiftlerden biri tökezler ve bir çuval incir berbat olur. 

İşte "Amsterdam" da sonu itibariyle böyle bir roman benim için. Kafa üstü bir düşüş!


Can Yayınları, 2000 (1. Basım)
Ian McEwan
1948 -

25 Kasım 2010 Perşembe

Necati Cumalı - Viran Dağlar

"...Erken ya da geç, bir gün öleceği değil,
nasıl yaşadığıdır önemli olan kişinin.
Bu dünyadan Zülfikar Bey gibi
Dolu dolu yaşayıp göçenlerin şavkı,
Çakan yıldızlar gibi gözlerde kalır!.."


II. Dünya Savaşı sonrasında Rumeli'den göçmek zorunda kalmış bir ailenin parçası olarak, Necati Cumalı'nın üç ödüle birden layık görülmüş romanı "Viran Dağlar", farklı bir etki bıraktı bende. Özellikle dedemden çok dinlemiştim yollara düştükleri günlerin, kaçışlarının hikayesini... O anlatmaktan ben de dinlemekten bıkmazdım. Ne zaman anlatmaya başlasa - ki dedemin dili hiç değişmemiş; oranın ağzıyla konuşması daha da keyifli yapardı sohbetleri - sesinden anlardım duyduğu özlemi, hissederdim yerinden yurdundan olmanın, yollara düşmenin ne demek olduğunu.


''Viran Dağlar", 20. yüzyılın başlarına, Makedonya'ya götürdü beni. Artık Rumeli'de Osmanlı'nın sadece adının kaldığı, milliyetçi, ayrılıkçı rüzgarların sert estiği, Balkan Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu yıllar... Bir Rumeli Bey'i: Zülfikar Bey. Onun hayatı ekseninde dönemin tüm gerçekleriyle buluşturdu beni Cumalı duru diliyle. Aciıar, dostluklar, sevdalar, ihanetler, ayaklanmalar... Sayfalardan geriye kalan hep hüzün oldu benim için. Bir de bizleri, insanları birarada tutan, tutabilecek değerler... Bunlar da birbirine karışıp, birleşip umuda dönüştü içimde. Her ne kadar günümüz değerler dünyası ayrı telden çalsa da, insandan umudu kesmemek lazım galiba.


Necati Cumalı'nın bu büyük romanı, Fransa, Yunanistan, Almanya, İspanya, Polonya ve Bulgaristan ortaklığında dizileştirilmiş. 4 bölümden oluşan ve çekimleri Sofya'da yapılan diziye Balkanlar'ın Son Beyi ismi uygun görülmüş.


http://www.ntvmsnbc.com/news/287630.asp


Okuduğunuz üzere Türkiye zamanında pek ilgi duymamış bu ortaklığa. Şaşırdınız mı yoksa?


Cumhuriyet Kitapları, 2010 (13. Basım)
Necati Cumal
1921 - 2001

22 Kasım 2010 Pazartesi

Mario Vargas Llosa - Teke Şenliği

Ve karşınızda Llosa Haftası'nın son kitabı: "Teke Şenliği". Okuduğum üçlü içinde en sevdiğim bu oldu diyebilirim. Assolist gibi kendisini en sona saklamış farkında olmadan...

Rafael Trujillo, nam-ı diğer "Teke", Dominik Cumhuriyeti'ni 1930 ve 1961 yılları arasında yönetmiş, kanlı bir diktatördür. Aklına estiğinde, istediği kişiyi onursuzluğa, işkenceye ya da ölüme itmeye muktedir, kadına ve güce olan tutkusu doyumsuz bir liderdir. Haliyle de yarattığı bir korku imparatorluğudur. Llosa, işte Dominik Cumhuriyeti'nin bu zor zamanlarını, acımasızlığın, gaddarlığın yönetici koltuğunda oturduğu, 30 yıllık "Teke" mezalimini romanlaştırıyor. Hikayeyi 3 farklı bakış açısından aktararak yapıyor bunu da.

İlki Urania Cabral. Zamanında tekenin yanında senatörlük yapmış, ona her türlü desteği vermiş Agustin Cabral'in, Trujillo'nun taktığı isimle Beyin'in kızı. Urania, 14 yaşında terk ettiği ülkesine geri dönüyor 1996 yılında. Anlıyoruz ki yatalak babasına karşı büyük bir nefret biriktirmiş içinde. Romanın sonunda öğreniyoruz bunun nedenini. 

İkincisi, tekenin ta kendisi... Tanışıyorsunuz kendisiyle ve pek de mutlu olmuyorsunuz açıkçası. Llosa sizi onun düşünce alemine daldırıyor. 1961 yılında Trujillo 70 yaşındadır. Her an bir damat gibi kusursuz giyimli ancak idrarını tutamamaktan şikayetçi bir halde. Ayrıca, genç kadınlarla olan alemlerinin nihayete erdiğini hissetmekte ve bu da kalbinde derin yaralar açmakta zavalının. Buna rağmen, hala politik kumpasların, entrikaların başrol oyuncusu ve astlarını korkudan titretecek kadar etkili, yetkin.

Elbette suikastçiler... Onlarla gecenin bir yarısı, ıssız bir caddede tekeyi öldürmek için beklerlerken karşılaşıyorsunuz. Hepsinin tekeden nefret etmesi için iyi bir sebebi var. Hepsinin de hayatı - teke sağ olsun! - keder yüklü. Hikayeleri ortaya döküldükçe Trujillo rejiminin ne anlama geldiği, insanların hayatında ne gibi onulmaz etkileri olduğu cok net bir biçimde gözünüzün önünde canlanıyor. 

Ve sonunda olan oluyor. Olacağını biliyorsunuz. Tarih de bunu böyle yazıyor zaten. Teke öldürülüyor!

Kitabı elimden bırakamadığımı söyleyebilirim. Llosa beni Dominik Cumhuriyeti'nin o karanlık günlerine, bir diktatörün şeytani aklına sürükledi. Ve kaçtığını zanneden bir kadının hikayesine...

Muhakkak okuyun!

Can Yayınları, 2003 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 -

Mario Vargas Llosa - Kent ve Köpekler

Kent ve Köpekler, haftaya başlamadan önce Llosa'nın okumayı en çok istediğim kitabıydı. Daha çok gençken yazmış olması, bir dönemin Peru'sunu bütün yönleri, farklılıkları ve ceşitliliğiyle ele alması, benim için cazibeli bir kitap olması için yeterliydi. Palomino Molero ile yaptığım hızlı girişten sonra, Kent ve Köpekler ile devam etmem kaçınılmazdı.


"Kent", Peru'nun başkenti Lima... "Köpekler" ise Leancio Prado Askeri Okulu'nun çömezlerine verilen isim... Bu askeri okula bir şekilde yamanmış çocukların çogu ya suç işlemiş ve disiplin altına alınması gereken tipler ya da sertleşmeleri gereken pısırık "iyi aile" çocukları... Amaç hepsini "erkekleştirmek", gerçek bir "erkek" haline getirmek. Ancak, "erkek" olmaları için tıkıldıkları okul paradoksal bir biçimde  disiplinsizliğin hat safhada oldugu bir yer. Bu ergenlerin hemen hepsi okulca yasaklanmış davranışların başrolünde: okuldan kaçmak, sigara içmek, alkol tüketmek, hırsızlık, pornografi... İçlerinde en tehlikelisi ise kabadayılık ve güçlünün güçsüze kurban edilişi. Aslında, romanın üçte birlik bölümü, erkek ergenler için - özellikle erkek egemen toplumlarda - olağan iki "erkek" ana konusunun detaylı bir portresiyle geçiyor: maçoluk ve mastürbasyon. Zamanla, öğrecilerin geldiği sosyal tabakaya bağlı olarak keskin bir hiyerarşi ortaya çıkıyor ve güçsüzün başı acımasızca eziliyor.


Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bahsettiğim üçte birlik bölümü okumak pek de kolay olmadı. Anlatım, adeta bir sarkaç gibi birinci tekil şahıstan üçüncü tekil şahısa sürekli savruluşuyla biraz kaotik. Bir ara gerçekten sıkılmaya başladiığımı söyleyebilirim. Artık bu yoz lümpenlerin karanlık yaşamlarını kıracak bir şey olmalı diyordum kendi kendime. Çok şükür Llosa beni daha fazla bekletmedi...


Gaddarlık, vahşet uç noktalara vardı! Llosa suçu işleyenlerin bunu nasıl bilinçli ve vicdanları rahat bir şekilde yaptıklarını, suçu soğukkanlı bir şekilde nasıl rasyonalize ettiklerini etkileyici bir biçimde sunuyor.


"Kent ve Köpekler", beni erkeklik, erkek olma süreci ve ülkemiz hakkında epey düşündürdü. "Erkeklik", "maçoluk" bizim gibi erkek egemen, militarize ve sürekli teyakkuzda toplumlar için de önemli konulardan biri. Erkek olma hikayesi daha "Hadi göster bakalım amcalara pipini de görsünler analar ne yiğitler doğururmuş!" böbürlenmesiyle başlıyor, sünnet ritüeliyle devam ediyor, bayrağımıza selam vermeden geçen kuşu bile düşmanlaştırarak, her sabah and içerek militerleşiyor, tabulaştırılmış cinsellikle sapkınlaşıyor ya da hadım ediliyor, askerlikle de taçlanıyor. Sonucunda ne mi oluyor? Biz yarı ergen "erkek", histerik yetişkinler(!) ortada cirit atıyor. Erkek egemen militer yapıyı nasıl kırarız minvalinde tartışmalar yerine, o yarığı nasıl daha da derinleştirebiliriz tadında, "tadından yenmez" atışmalar, hareketler boy gösteriyor. Biri (Edi) çıkıyor "Kadınla erkek zaten eşit olamaz!" diyor. Öbürü (Büdü) de "Bıktım artık bu konuları tartışmaktan!" buyuruyor. İşin garibi de tartışmaktan sıkıntı duyduğu konu sürekli kendilerinin pişirip pişirip önümüze çıkardıkları bir mevzu ve bahsettiğim yarığı bir daha kapanmamasına derinleştirecek, erkeği daha da "erkekleştirecek", kadını da daha da küçültecek türden bir dinamit.


"Kent ve Köpekler", Palomino Molero'dan sonra doğru ve iyi bir seçimdi...


Can Yayınları, 1984 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 - 

Mario Vargas Llosa - Palomino Molero'yu Kim Öldürdü

"Palomino Molero... Bolerolar söyleyen yakışıklı çocuk..."


Llosa haftasına başladığım kitap "Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?". Kısa olmasıydı buna sebep. Hafif bir giriş yapmak istedim anlayacağınız. Llosa, "Katil kim?" gizemi ardında, sınıfsal önyargıyı/ayrımcılığı işliyor romanında.


Suç Palomino Molero'nun işkence edilerek vahşice katledilmesi. 1950'lerin Peru'sunda garip bir yerdeyiz - yerel polisin kendi araçlarının olmadığı, bir yerden diğerine gitmek için tavuk kamyonlarını kullandığı, yerel genelevin rahip tarafından bir yerden öbürüne sürekli kovalandığı, filmlerin açıkhava sinemalarında kilise duvarına yansıtılıp izlendiği, bu ve buna benzer daha birçok garipliğin hüküm sürdüğü bir yer... Davadan sorumlu iki kişi: Teğmen Silva ve yardımcısı Lituma. Silva bir sorgu "uzmanı". Kimi zaman oldukça sadist, kimi zaman da saygıyı kibarlıkla birleştiren bir yörüngede. Lituma ise öğrenmeye hevesli ve kolay etkilenen bir tip. 

Molero'nun yaptığı seçimler ve onlardan çıkardıkları ipuçları, Teğmen Silva ve Lituma'yı suçlulara yönlendiriyor. Molero askerlikten muaf olmasına rağmen orduya kaydolmuş biri. Aşkı ona bunu yaptırıyor. Sadece şarkılarda, filmlerde olabilecek, herkesin arzuladığı ancak inanmadığı, deri rengi ve sınıflar arasındaki bariyerleri yıkacak türden bir aşk. Bir suç aslında!

Ve bu dramada 4 oyuncu var: kurban Molero ve 3 zanlı.

Suçlu sonunda bulunuyor. Gerçekten bulunuyor mu acaba? Llosa'nın olay hakkında çektiği her temiz çizgi, birkaç satır sonra bulanıklaşıyor. Kuşkuya düşüyorsunuz. Ama, gerçek de bazen muğlak değil midir? Tıpkı Teğmen Silva'nın yardımcısı Lituma'ya söyledigi gibi:

"En gerçek görünen gerçekler, onlara tüm açılardan ve en yakından baktıktan sonra yalanlara ya da yarım gerçeklere dönüşür."

Romanın ismine aldanıp, sağlam bir polisiye beklerseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Eğer başka bir gözle geçerseniz sayfaların üzerinden, yani işin katil kovalamaca kısmını es geçip, yazımın başında bahsettiğim sınıfsal, ırksal ayrımcılığı okursanız, daha keyifli olabilir.


Gene de fena bir Llosa başlangıcı sayılmazdı.

Can Yayınları, 1991 (1. Basım)
Mario Vargas Llosa
1936 - 

1 Kasım 2010 Pazartesi

Tahsin Yücel - Peygamberin Son Beş Günü

Sarsıcı bir roman... "Peygamberin Son Beş Günü" icin en uygun sıfat bence bu. 

Rahmi Sönmez, nam-ı diğer Peygamber'in hikayesi. Sol, devrimci değerlere sonuna kadar bağlı, kendini o değerlere bir dine tapınırcasına adamış bir ozan. Amentüsü de Nazım'ışiirleri... 

"trrrrum
trrrrum
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!"

Peygamber'in sola ve devrime olan ilahi, adeta dogmatik inancı, büyük çelişkiyi de içinde barındırıyor. "İlahi sol" kulağı tırmalamıyor mu sizce? Sol düşünce sisteminin belki de en önemli ayırdedici özelliği dinamik olması, değişime olan açıklığı, değişiğe olan hoşgörüsü değil midir? Bunu reddeden bir sol düşünce yapısı olabilir mi? Değişime kapılarını sonuna kadar kapamış herhangi bir düşünce sistemi önünde sonunda muhafazakarlaşmaya mahkumdur. Peygamber'e de olan budur. En hafif tabirle "inatçı" bir devrimci olup çıkmıştır sonunda. Ondan geriye de hüzünle gülüncün birbirine karışıp birbirinden bir daha ayrılmadığı bir hikaye kalmıştır.

şünüyorum... "Peygamberin Son Beş Günü" hakkında olumsuz bir şey yazabilir miyim diye. Olsa olsa söyleyebileceğim tek şey kimi zaman uzadıkça uzayan, bitmek bilmemesi ve tekrarlarıyla usandıran cümleleri. Belki bir de bazen insanı rahatsız edecek kadar steril dili... 

Neyse efendim bu kadarı kadı kızda da olurmuş derler. Bazı sahnelerden çok etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Örneğin, Maruf'un pavyonundaki gece, ölmeden önce çocukluk arkadaşıyla geçirdiği dakikalar... Hayat kadını Meryem... Hepsi de az önce yazdığım bireşimi barındırıyor içlerinde: Gülelim ağlayacak halimize!

Mutlaka okuyun!


Can Yayınları, 2010 (11. Basım)
Tahsin Yücel
1933 - 2016
Related Posts with Thumbnails