29 Aralık 2010 Çarşamba

Hidayet Karakuş - Şeytan Minareleri

"Ateş ne kadar korkutucu olsa da küller, varlıktan kalan bir izdir. Ateşten her zaman arta kalan bir şey vardır."


Hidayet Karakuş, 2 Temmuz 1993'te Sivas cehenneminden sağ kurtulmayı başaranlardan. Daha önce "Ateş Mektupları" ismini verdiğşiir kitabında yansıtmış yangından artakalan külleri. "Şeytan Minareleri" de gövdede ve ruhlarda açılmış onulmaz yaraları, yazarak sağaltmanın bir başka yoluİçinde birike birike katmerleşen yangının izlerinin bir başka anlatım biçimiyle dışavurumu...


Şeytan Minareleri'nde bir 'masalcı'mız var ya da Beybaba. Meskeni İzmir'in Kemeraltı'sı. Bazen Kestane Pazarı'nda, bazen Salepçioğlu'nda, bazen Kızlarağası Hanı'nda... Ya da Havra Sokağı'nda... En çok da hikayelerini anlattığı Meserret'te. 


"Önce Meserret'e gidiyor ama sonrasını kendisi de bilmezmiş. Her gün bir kahvede konaklar, nargilesini, kahvesini içer, derin derin düşünür; bir zaman sonra başlarmış anlatmaya."


Sivas kıyımı, bu kıyımın insanlar üzerindeki etkileri bir aşk öyküsünü çevreleyerek, 'masalcı'nın ağzında dilleniyor.


Romanı okurken bir yandan da Sivas Katliamı ile ilgili birkaç belgesel seyrettim. O kara güne geri gitmeyi, o yangının yeniden gözlerimin önüne gelmesini istedim. Şeytan Minareleri'ni de okuduktan sonra düşünüyorum da, artık o metreler boyu alevlerden ziyade, bir mızıka sesi ulaşacak kulaklarıma, Sivas dendiğinde. Kapana kısılmış insanlar tek yürek, tek yumruk olmuşlar, karikatürist Asaf Koçak'ın mızıkasından çıkan nağmelerle bekliyorlar ölümü. 


"...bir mızıkadan yayılan bir ezgi, kalabalığın uğultusunda eriyor; o küçük ezgi, çorakta buldugu kayadeliğinde yaşamaya çalısan bir yeşil ot kadar zavallı geliyordu. Türküye tutunmaya çalışan insanlarıçaresiz bir çabası... Kalabalığın haykırışlarına inat incecik, umutla bir parlayıp bir kayboldu; binlerce kişinin hoyrat bağırışlarının altında ezildi yok oldu türkü. Merdivendekilerin vasiyetine dönüştü, gök boşluğuna asıldı..."
 
Cumhuriyet Kitapları, 2009 (1. Basım)


Hidayet Karakuş
1946 - 
Asaf Koçak
1958 - 1993

23 Aralık 2010 Perşembe

Ben Okri - Aç Yol

Radiohead sever misiniz? 1995 yılında çıkan The Bends isimli 2. albümlerinde benim çok çok sevdiğim bir parça vardır: Street Spirit (Fade Out). Sadece sözleriyle değil, müziğiyle de karanlık bir şarkıdır. Bilenler benimle aynı fikirdedirler sanırım. Grubun solisti Thom Yorke da şöyle konuşmuş şarkıları hakkında:




"Street Spirit... onu ben yazmadım. O kendi kendini yazdı. Biz onun sadece ulağıyız. Bizim en karamsar şarkımız da bile bir yerlerde bir umut yeşerir. Street Spirit (Fade Out) ise çözümsüzdür. Sonunda ışığın görünmediği karanlık bir tüneldir... Keşke bu şarkı bizi ulak olarak seçmeseydi..."


Sakat bir parça anlayacağınız. Güneşi bile örten gece misali... Ki bence etrafta hiçbir ses olmadan, müziği ve sözleri hissedilerek dinlenilmesi şart bir şarkı. Ben Okri ile Street Spirit'in ne alakası var demeyin. Kendisi, Aç Yol'dan esinle ortaya çıkmış bir Radiohead efsanesi... Böyle olunca kitaba olan merakım daha da arttı haliyle. Şarkının videosunu tekrar izlediğimde de kitaptan görüntüler geldi gözümün önüne. 


Mucizeler Dükkanı icin bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri diye yazmıştım. "Aç Yol" için ise yürek ferahlığıyla bu yılki en iyi kitabım diyorum ve bu kadar geç okuduğum için hayıflanmadan edemiyorum doğrusu.


İlk önce şunu söylemem de fayda var. Başlar başlamaz farklı bir kitabı elinizde tuttuğunuzu anlayacaksınız. Son derece lirik, şiirsel bir dil ve gerçekle düşselin iç içe geçtiği bir anlatım. Hepsi de Azaro'nun ağzından çıkıp size ulaşıyor.


Azaro bir abiku, bir peri-çocuk... Abiku Nijerya'da yaygın olan Yoruba dinine ve mitolojisine göre "ölüme yazgılı" anlamına geliyormuş. Ayni zamanda ergenlik çağına gelmeden ölen çocukların ruhlarına verilen isim ve bu çocukların aynı anne-babaya tekrar tekrar doğduklarına inanılıyor. Afrika'daki o sonu olmayan çocuk ölümleriyle başçıkmanın bir yolu sanki...


"Ne kadar mutluysak, doğumumuza o kadar az kalmış demekti. Tekrar bir bedende can bulma vakti yaklaştığında, periler dünyasına ilk firsatta döneceğimize and içerdik. Yemin edenlerimiz, yaşayanlar tarafından abiku yani peri-çocuk olarak bilinirdi. Biz iki dünya arasında durmaksızın gidip gelen, yaşamla anlaşmaya niyeti olmayanlardık. Yeminini bozanlar kabuslarla taciz edilir, arkadaşları yakalarını bırakmazdı."


Azaro, dünyadaki - Afrika'daki - talanın, çiğliklerin farkında. Bakın onun gözünde dünya nasıl bir yer:


"Doğmayı özlemle bekleyen tek kişi bile yoktu aramızda. Varolmanın cefalarını, kavuşulamayan özlemleri, dünyada kutsanan adaletsizlikleri, sevginin labirentlerini, ölüm gerçeğini ve evrenin basit güzelliklerinin içinde yaşayanlarışaşkınlık verici kayıtsızlıklarını sevmiyorduk. Çoğu kör doğan ve pek azı görmeyi öğrenebilen insanoğlunun kalpsizliği ütkütüyordu bizi."


Bunları söylemesine, önceki yaşamlarında hepsini tek tek tecrübe etmiş olmasına ve yeminine  rağmen, yaşayanlar ve periler ülkesinin arasında bir yerlerde kalmayı tercih ediyor; hayatta kalmak icin yoğun bir savaş veriyor ve diğer peri-çocukların onu kendi dünyalarına geri getirmek için yaptıkları türlü numaraya karşı pes etmiyor, ölüme olan yazgısını kırıyor Azaro. Açlıkla, kederle, fakirlikle, hastalıklarla ve acıyla - ki bunlar Afrika'daki yaşamın su ve hava gibi birer parçası - yapılan sürekli bir düello... Ve Azaro ölümü sürekli başından defetmeyi başarıyor, o boyun eğmek nedir bilmeyen yaşama arzusuyla. Sebebi de sadece şu:


"Bazen kalmak istememe bir yüzün neden olduğunu düşünürüm. Gelecekte annem olacak kadının yaralı, acı dolu yüzünü mutlu etmek istemiştim."


Roman Azaro'un kendisini düzenbaz bir polisin ve karısının evinde bulmasıyla açılıyor. İkisi de Azaro'da ölmüş çocuklarını görüyorlar. Sonunda Azaro'nun matemli annesi onu buluyor ve evlerine geri getiriyor. Yerleşir yerleşmez de Afrika'nin oldukca fakir bir gettosundaki insanları ve yaşamlarını gözlemlemeye başlıyor. Sefalet içinde çırpınan insanların her hadisesini kaydediyor. Bunu da gerçek ve düşseli iç içe geçirerek, iki dünya arasında salınıp durarak yapıyor. Haliyle kitap bu iki dünyadan da imgelemlerle dolu. Eciş bücüş şeytanlar, iblisler, beyaz, siyah ve gri gölgeleri olan varlıklar...


"Aç Yol" bütün bu sürreal öğeleri, mitleri ve batıl inançları içinde barındırmasına rağmen inanılır bir hikaye. Afrika'daki dramı bir abikunun gözünden okumak çok çok dokunaklıydı benim için. Ayrıca Ben Okri'nin hayalgücü hayret ve saygı uyandırdı içimde. 

1991 yılında Booker ile ödüllendirilmiş "Aç Yol"'u okumadan önce takın kulaklığınızı ve Street Spirit tek şarkılık listenizin shuffle'ı olsun...


IMMERSE YOUR SOUL IN LOVE!

İmge Kitabevi, 2000 (1. Basım)
Ben Okri
1959 - 



19 Aralık 2010 Pazar

Erhan Bener - Sisli Yaz

İnsan denen mahlukat bulunduğu halden mutlu değildir çoğu zaman ve başka bir hale geçmek için fırsat kollar durur. Arayıştır bunun adı... Firsatı bulduğu anda da sonucunu pek düşünmeden, kendisini nereye götüreceğini pek tartmadan sarılıverir ona. Bazen sonuç iyidir, bazen de facia...

"Sisli Yaz" böyle bir sürecin, arayışın romanıdır temelinde. Kahramanımız başarılı avukat Aydın, büyük bir boşlukta görür kendini. 35 yaşı devirmiştir devirmesine de, bir anlamsızlık ve amaçsızlık çukurunda debelenip durur.

"Ne olacaktı bu gidişin sonu gerçekten? Amaçsız, tutkusuz, tekdüze geçip gidiyordu günler. Oldukça iyi para kazanıyordu ama bu para ona mutluluk vermiyordu. Hiçbir şey için özel bir isteği, hevesi yoktu." 

İşte böyle bir ruh hali içindeyken Harika ile karşılaşır Aydın. Annesinin onun için yaptığı 'araştırmaların' meyvelerinden biridir o. Daha öncekilere burun kıvıran Aydın, görür görmez tutulur uzaktan akrabaları Harika'ya. Tünelin ucunu bulmuştur birdenbire. Evliliktir arayışının yönü artık. Sonunda amaçsızlığı üzerinden atmış, hayatı yeniden anlam kazanmıştır.

Bir de annesi vardır 16 yaşındaki Harika'nın. Genç yaşta dul kalmış, çekici ve güzel bir kadın... Gizemli bir ilişki başlar bu üçlü arasında. Romanın fonunda sadece basit bir motif gibi duran, Aydın'a da sanığını savunması önerilen ancak reddettiği  Bostancı cinayeti davası ve kendi ilişkisi arasında paralellikler kurar Aydın. Cinayet davasının ve bu esrarengiz ilişkiler yumağının eşliğinde sona doğru sürükler sizi Bener. Arayışın sonuna, sonucuna... Ve iyi düşünülmüş bir finalle de ödüllendirilirsiniz. Yazın üstüne çökmüş ağor sis dağılır, perde aralanır.

Şimdi sırada heyecanla okumayı beklediğim bir kitap var. Ben Okri'nin Aç Yol'u...

Remzi Kitabevi, 2000 (5. Basım)


Erhan Bener
1929 - 2007

12 Aralık 2010 Pazar

Kemal Bekir - Hücre 1952

"Hücre bir işkence odasıdır. Bir hücre yaşamı kolay kolay ulaşılamayacak özgün bir yaşamdır ki ancak yaşayanın kaleminde canlılık kazanabilir. Soba başında hücreyi anlatamayız ne kadar usta olsak da. Ya da anlatırız anlatmasına ama o hücre gerçek hücre olmaz. Tiyatroya verdiği emeğin bir o kadarını da edebiyata vermiş olan Kemal Bekir, yılların gerisinden canlı izlenimlerini romanlaştırarak anlatıyor." Afşar Timuçin'in kitaba yazdığı önsözden


1998 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanmış bir roman. Aslında romanın büyük bir bölümü 1979-80 yıllarında Felsefe dergisinin 3 sayısında yayımlanmış. Yazarı Kemal Bekir, 1951 Komünist Tevkifatı Davası'nın sanıklarından ve o zamanın işkenceleriyle adını duyurmuş, birçok meşhur ismi de bir güzel 'ağırlamış', yaygın ismi 'tabutluk' olan Sansaryan Han'ın hücrelerinden birinde geçirdiği 56 günü anlatıyor romanında. 


Romana başlamadan önce ağır işkence sahneleriyle dolu, insanı insan olduğundan utandırıp yerin dibine sokacak bir kitap bekliyordum. Erdal Öz'ün Yaralısın'ı gibi... Yine işkence çıktı satırlardan ancak fiziki değildi anlatılan işkence. Tamamen zihinseldi...  2,5 metrekarelik bir hücreye tıkıldığınızı ve orada 56 gün boyunca tutulduğunuzu düşünün. 56 koca gün... Ne ile suçlandığınızı bilmiyorsunuz, sorguya aldıklarinda sadece "Söyle!" diyorlar. Ufacık bir yatak ve 2 adımlık bir volta alanı...  İnsan ne yapar? Sadece düşünür, kendi kendisiyle sesli sesli konuşur durur, kendi iç hesaplaşmasını yapar, geçmişi, pişmanlıkları, eğer olacaksa geleceği zihnine hücum eder. Şansı varsa da delirmenin eşiğinden döner.


İşte böyle bir işkence odasıymış hücrenin kendisi! Kemal Bekir bunu çok çarpıcı bir biçimde gözüne gözüne sokuyor okuyanın. Bütün o iç çatışmalar, monologlar o kadar gerçekti ki...


Son söz: Sansaryan Han Sirkeci'de ve günümüzde adliye olarak kullanılıyor. Yani bir zamanların işkencehanesinde şimdi adalet dağıtılıyor. Geçmişi temize çekme çabası sanki. Oysa bu tip yerlerin müzeleşmesi daha doğru olmaz mı? Tıpkı Berlin'deki Stasi Hapishanesi gibi. Toplumsal olarak unutmaya meyilliyiz. Oysa hatırlamak, toplumsal hafızamızı genişletmek değil mi doğru olan?

Pencere Yayınları, 1997 (1. Basım)


Kemal Bekir
1924 -

10 Aralık 2010 Cuma

Jorge Amado - Mucizeler Dükkanı

"Üstat Arkanjo melezlerin
okuma bildiğini söylemeye
cüret etti.
Ah! Ne garip iddia"

"Melezdir bizim yüzümüz, sizin yüzünüz."

Tarçın Kokulu Kız kadar hızlı akmamış olsa da sayfalar, "Mucizeler Dükkanı" bir başyapıt! Jorge Amado beni yine Bahia bölgesinin baş şehri Salvador'un sokaklarına götürdü. Bu sefer melez Pedro Arkanjo'nun takibindeydim. Onun gezintilerinin, sohbetlerinin, aşk kaçamaklarının ve hepsinden önemlisi kendi insanlarını, yöresini anlattığı, en yakın arkadaşı, yoldaşı, mucizeleri resmederek hayatını kazanan ve atölyesine "Mucizeler Dükkanı" ismini veren Lidio Corro'nun bastığı dört kitabının... "Bahia'da Halk Yaşamı", "Bahia Geleneklerinde Afrika Etkileri", "Bahialı Ailelerde Melezlişe İlişkin Notlar" ve "Bahia'da Yemek Sanatı, Kökenleri ve İlkeleri".


"Mucizeler Dükkanı", Bahialı melezlerin hikayesi aslında. Onların zengin kültürleri, onulmaz fakirlikleri ve Arkanjo önderliğinde, ırkçılığa karşı yürekli mücadeleleri... Kültürlerini, dinlerini (Kandomble) kabul ettirme savaşları... Arkanjo'nun 1900'lü yıllarin başından ölümüne kadar geçen süre boyunca derdi hep ırkçılıkk, melezlerin refahı, özgürleşmeleri olur. Onun görüşlerine göre Brezilaya'nın yüzü melezdir, kültürü melezdir. Ari ırk diye bir olgunun varlığı söz konusu bile olamaz. Ancak, bu görüşler büyük sorunları da beraberinde getirir. Önce festaları yasaklanır, sonra da ırklar arası evlilik şiddetle cezalandırılma noktasına gelir. Melezler hayvanlar kadar değer görmez! İste böyle kafatasçı bir zihniyet dünyasının baskın olduğu koşullar altında Arkanjo, kitaplarını basmak, melez kültürünü anlatmak için çırpınır durur. Gerçek bir kahramandır o!


Beni Arkanjo kadar - kimi zaman ondan daha fazla - Lidio Corro etkiledi. Özellikle de yaptığı iş. Düşünsenize mucizeleri resmettiğinizi... Biri size geliyor ve yaşdığını iddia ettiği mucizeyi dillendiriyor. Siz de renklendiriyorsunuz o mucizeyi tuvalinizde.


"Mucizeler Dükkanı", aynı zamanda kültürel öğelerle dolu bir kitap. Kandomble dinine özgü seremoniler, danslar, kapuera gösterileri, Bahia'nın terminolojisi... Yazının başında geçen "sayfaların hızlı akmaması" sorununun da sorumlusu sanırımm bu terminoloji. Neyse ki küçük bir sözlük eklenmiş kitabın arkasına ve Kandomble dinine ilişkin bir önsöz mevcut. Önsözü okuyup başlıyorsunuz romana zaten ve ara sıra da sözlüğü yoklayıp yolunuza devam ediyorsunuz.

Bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi!


Can Yayınları, 2008 (1. Basım)


Jorge Amado 
1912 - 2001

Related Posts with Thumbnails