16 Mayıs 2011 Pazartesi

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan

Sabahattin Ali'yi epey yıpratmış bir roman "İçimizdeki Şeytan". Neden mi? Gerilere, romanın basıldığı 1940 yılına gidelim beraberce. II. Dünya Savaşı ve nazizmin etkisiyle, ırkçılığın (maalesef) ülkemizde de tırmanışta olduğu günlere...


İçimizdeki Şeytan, ilk bakışta bir aşk hikayesi gibi görünür. Okur da haklıdır böyle görmekte, anlamakta ama, keskin de bir hayat tarzı eleştirisi barındırır içinde roman ve varoluşçu özellikleriyle daha da ilginçlesir kanımca. Sabahattin Ali'nin kaleminin hedefinde, romanın ana karakteri Ömer'in etrafını sarmış - bugünlerde okuduğum Peride Celal'in  kitabına göndermeyle - 'kurtlar', dönemin aşırı milliyetçi kesimi vardır. İşte zurna da burda zırt der. Bir anda boy hedefi olur Sabahattin Ali. Hatta Orhun dergisi başyazarı Nihal Atsız, İçimizdeki Şeytan(lar) başlığını uygun gördüğü, içeriği malum, küfür dolu bir yazıyla, bu karşı saldırının bayraktarlığını yapar. (Bu muhteşem(!) yazının sadece iki paragrafına katlanabildim. Daha fazlasını bünyem kaldırmadı. Burada paylaşmayı da uygun görmüyorum.) Sabahattin Ali 'vatan haini'dir artık, vatan hainliği lafının ağızlardan çok kolay çıktığı güzel ülkemde. Bu kadar basittir işte! Sonra da bu adam niye öldürüldü diye sorar dururuz kendimize.


Romanın öbür yüzüne, yani varoluşçu yüzüne geçmeden önce, üslubu hakkında da bir iki kelam etmek istiyorum. "İçimizdeki Şeytan"'ı Sabahattin Ali'nin okuduğum diğer romanları (Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna) ile birlikte düşündüğümde, farklı bir retoriğe sahip olmadığını söyleyebilirim. Anlatımdaki saflık, tasvirlerin güzelliği, iç çözümlemelerin derinliği, barındırdığı uzun tiradların nefisliği ve o dilimizden artık kazınmış eski Türkçe kelimelerin romanın bütününe kattığı hoşluk ve nostalji, "İçimizdeki Şeytan"'da da hazır ve nazır. Ki bu saydıklarım, benim Sabahattin Ali yazınına olan saygımın ve sevgimin temel nedenleri.


Varoluşçu kısmına gelelim artık. Bunu da romanın iki ana karakteri Ömer ve Macide'yi, özellikle de Ömer'i gözler önüne sermeden yapmak cok zor. Felsefe okuyan, aleyhine sonuçlanan her fiilin sorumlulugunu ilk önce içinde varolduğunu iddia ettiğşeytana faturalayan, asıl sorumlunun ise aczi ve tembelliği olduğunun farkında  ama düzeltmek için hiçbir şey yap(a)mayan bir adam Ömer.


"Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanıİçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki acz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."


İlk görüşte aşık olduğu, uzak akrabası bir genç kadın Macide ve ikisinin biraraya gelişleri, beraber yaşamaya başlamaları... Bu birleşmeden sonra yoğun bir şekilde ortaya cıkan iç çelişkiler, yukarda varlığından söz ederek teğet geçtiğim uzun, harika tiradlar... Ömer'in içindeki karanlık dehlizlere uğradıkça, çaresizlik anında insanın nelere, nasıl kılıf buldugunu açıkca görüyorsunuz. Ve hayatın nasıl acz ile sonuçlandığını... İşte buralarda bana Albert Camus'un Düşüş romanına yakın tatlar verdi "İçimizdeki Şeytan".

Yapı Kredi Yayınları, 2010 (17. Basım)

Sabahattin Ali
1907 - 1948

2 yorum:

  1. Her Sabahattin Ali yazısı gördüğüm de içim sızlıyor Raif Efendi'nin bıraktığı maraz mı? yoksa Sabahattin Ali'nin hazinli sonunun açtığı yaradan mı bilemiyorum. Sabahattin Ali = Hüzün benim için diğer kitaplarının da okumak dileği ile Sevgiler Özgür'cüğüm

    YanıtlaSil
  2. Galiba hepsi birden. Hem kendisinin trajik sonu hem de yazininin icini sinmis trajedi, hüzün ve naiflik benim de icimi sizlatan.

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails