31 Ocak 2011 Pazartesi

Oğuz Atay - Eylembilim

"Tek yol devrimdi, hayıİslam'dı, hayır milliyetçilikti. Kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üstünü süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler."
Oğuz Atay / Eylembilim

"Eylembilim", Oğuz Atay'ın 1960 yılından itibaren içinde bulunduğu Akademi yaşantısının, özellikle de yoğun öğrenci eylemlerinin, kanlı çatışmaların, fakülte işgallerinin kurmaca düzlemine taşınmasıdır. 'Eylem' ile 'bilim'in birbirine karıştığı bir dönemde, siyasal kavganın üniversiteyi kendine mekan seçtiği bir tarih kesitinde geçer. 

1970'li yıllarıçığrından çıkmış Türkiye'sinde artık normalleşen öğrenci cinayetlerinden biri işlenir. Silik matematik profesörü Server Gözbudak, öğrenci forumunda omuzlarda taşınmasını sağlayan konuşmasını yapar, solcu öğrencilerin sloganları ve statükocu öğretim üyelerinin gözlerinin önünde. Öldürülen öğrencinin fakülte bahçesindeki heykelin oraya gömülmesini önerir ve kendisini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur. Barikatlar kurulur, silahlar patlar, askerler duruma el koyar, öğrenciler, hocalar tutuklanır...

Oğuz Atay "Eylembilim"i yazmaya ölümünden 2 ay önce başlamıştır ve tamamlayamamıştır. Yayımlanmasının da serüvenli bir öyküsü vardır. Şöyle anlatır bu süreci Yıldız Ecevit:

" ... basımı iki aşamada gerçekleşir. Atay'ın geride bıraktıkları arasında yalnızca 40 sayfası bulunan metin, yazarın tüm yapıtlarını basmakta olan İletişim Yayınları tarafından günlük notlarının arkasına eklemlenerek 'Günlük ve Eylembilim' başlığıyla 1987 yılında yayımlanır. Bundan onbir yıl sonra, Oğuz Atay'ın kızı Özge Atay Canbek'e posta ile gelen ve üstünde gönderenin adının bulunmadığı bir paketin içinden romanın geri kalan 74 sayfasınıçıkması üzerine, yayınevi 1998 yılında 'Eylembilim'i ayrı bir kitap olarak basar."


1976 yılında şunu yazar günlüğüne Oğuz Atay:

"Eylembilim diye başlayıp yarım kalan hikayeyi kısa bir roman haline getirmek istiyorum. Bir hocanın öyküsü. İki değisik hayat yaşayan bir yarı aydının öyküsü."


Romanın yarım kalan bölümünde iki karşıt yaşamın bileşkesi olarak sunmak istediği profesörün yalnızca bir yarısını kurmaca düzlemine taşıyabilmiştir Oğuz Atay. Öbür yarıyı, kadına ve eğlenceye düşkün tarafını anlatmaya başladığı kısım daha ilk sayfada kesilmiştir. 


İçinizden devam ettirmek gelir tabii... Ama, bir Oğuz Atay değilsinizdir maalesef!


İletişim Yayınları, 2010 (12. Basım)

Oğuz Atay - Günlük

"Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil onun gibi herhalde. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemedigime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. 'Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu," dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni - ya da istediğim gibi dinlemiyorsa - günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız. "
Oğuz Atay / Günlük


Önce Tutunamayanlar'ın Selim'ine günlük tutturur, sonra da kendi soyunur bu işe Oğuz Atay. Günlüğüne ilk karaladıkları da bunlar olur. Canım insanlar sonunda ona bunu da yap(tır)mıştır.


Birinin günlüğünü okumak demek onu şeffaflaştırmak, savunmasız bırakmak demek aynı zamanda. Oğuz Atay için doğru olur mu bunu söylemem? O zaten Tutunamayanlar'da, Tehlikeli Oyunlar'da, Oyunlarla Yaşayanlar'da, Korkuyu Beklerken'de yeteri kadar şeffaflaştırmadı mı kendini? Kendisinden başka neyi yazdı ki?


Yine de günlüğüyle Oğuz Atay, başka bir kapısını açıyor size, mahremine giriyorsunuz. Elbette magazinsel bir mahremiyet değil bahsettiğim. Yazdıklarının - özellikle de Tehlikeli Oyunlar ve Oyunlarla Yaşayanlar'ın - mahremiyeti... Karakterleri hakkında ne düşündüğünü, onları nasışekillendirdiğini, kurguladığını okuyorsunuz, gel-gitleriyle karşılaşıyorsunuz. Sadece bu da değil: hemen hemen bütün kitaplarında yoğun bir şekilde işlediği, doğu-batı arasında sıkışmış Türk aydını ve insanının buhranı hakkındaki görüşlerini de içeriyor günlüğü.


Bütün Oğuz Atay kitapları gibi bu da mutlaka ama mutlaka okunmalı! Hele benim gibi 'Atayist' olma yolundaysanız...


İletişim Yayınları, 2008 (13. Basım)
Oğuz Atay'ın Günlük'ü kendi elyazısıyla da sunulmuş

30 Ocak 2011 Pazar

Oğuz Atay - Bir Bilim Adamının Romanı "Mustafa İnan"

TÜBİTAK'ın Bilim Adamı Yetiştirme Grubu'na ait bir proje kapsamında hayata geçmiş bir biyografik romandır bu. Ismarlamadır. İlk bakışta Oğuz Atay, romancı kimliği ve Mustafa İnan'ın iki sene kadar öğrencisi olması sebebiyle bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünse de, ben bu biyografik roman işiyle kendisini yanyana getiremiyorum kafamda bir türlü. Ontolojik salvolarla dolu 4 kitabını okuduktan sonra, "Bir Bilim Adamının Romanı" eğreti görünüyor gözüme. Neden mi?

TÜBİTAK'ıısmarladığı bir kitap nasıl olur sizce? Ya da TÜBİTAK böyle bir kitap ısmarlarken yazarından ne bekler? Didaktik, yönlendirici, ulvi amaçlara hizmet eden bir kitap. Bilim Adamı Yetiştime Grubu'ndan bahsediyoruz. Mustafa İnan'ın bütün olumsuz yönlerini tıraşla, onu iyice sterilleştir, bir kahraman çıkar ortaya Oğuz Atay ki, gençlerimiz yanlış yola sapmasınlar. Aman ha! Bir de Mustafa İnan'ın eşi devreye girer. Yazdığı her satırı denetleyen Jale İnan, Oğuz Atay'ın kalıpların dışına çıkma denemelerini birer birer veto eder. 

Haliyle Oğuz Atay hemen kabul ettiği bu işi bırakmak ister bir süre sonra. Onun biyografi anlayışı bambaşkadıçünkü:

"Oğuz'un biyografi anlayışı, bir idol yaratmayı kesinlikle öngörmüyordu. Oğuz yalnız erdemlerin değil, kusurların da ortaya konması gerektiğini düşünüyordu. Gençlere örnek olunacaksa bu böyle yapılmalıydı. Mustafa İnan'ın merkezde olduğu bu kitapta, Türk bilim hayatının eleştirisini yapmak istiyordu Oğuz."

Keşke direnebilseydi... Ama, parasızlığın gözü kör olsun; bitirir kitabı. Sonuçta kendisinin ve haliyle okurunun da pek hoşnut olmadığı güdümlü bir metin çıkmıştır ortaya.

İletişim Yayınları, 2010 (31. Basım)

28 Ocak 2011 Cuma

Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken

Şimdi öykücü Oğuz Atay ile buluşma vakti. 8 öyküden oluşuyor Korkuyu Beklerken. İçlerinde en beğendiklerim Beyaz Mantolu Adam, Unutulan ve kitaba da ismini veren Korkuyu Beklerken. Üçünün de ortak bir özelligi vardır: yoğun biçimde 'kafkaesk'dir her biri. Oğuz Atay'ın en sevdigi yazarlardan birinin Kafka olduğunu hatırlarsak, normaldır bu. Zaten Tutunamayanlar'ın Selim'ine şöyle dedirten de kendisidir:

"İnsan Kafka'yı okuyamazsa bitiktir işi."

Beyaz Mantolu Adam şu cümleyle başlar:

"Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu."

Uzun, beyaz bir kadın mantosunun içinde dolaşan, hiç konuşmayan, ayrıksı bir tip. Bir tutunamayan... Bu mantoyu satın almak ve öykünün sonunda ölüme gitmek dışında her eylemi kendi isteği dışında. Örnegin, dilencilik, hamallık, gömlek satıcılığı... Hele vitrin mankenliği yaptı(rıldı)ğı bir sahne vardır ki okunması elzemdir. 

Unutulan ise kafkaesk olmasının yanı sıra, içinde sürrealist öğeler barındırır. Sarsıcı ve bence mükemmel bir öyküdür. Bir kadındır baş kişisi. Tavan arasına çıkar eski kitaplarına bakmak için kadın. Eski sevgilisinin bedeniyle karşılaşır orada. Ölüye benziyordur ama, sanki tavan arasındaki her şeyin kaderi neyse onu yaşıiyordur; terk edilmiş eşyalardan biri gibidir. Bir gün tavan arasına çıkan bu eski sevgili bir daha aşağıya inmemiştir. Kadın ise yaşam telaşı içinde unutup gitmistir onu ve şöyle bir cümleyle kapanır öykü:

"Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" der kadın.

Korkuyu Beklerken'in baş kişisi de yine yaşadığı topluma yabancılaşmış, ayrıksı, her şeyden korkan bir tiptir. Birgün anlaşılmayan bir dilde yazılmış bir mektup alır:

"Morde ratesden,
Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anteler, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!
UBOR-METENGA"

Daha sonra ölü bir dilde yazıldığı ortaya çıkar bu mektubun ve evden dışarı kesinlikle çıkmamasını istiyorlardır ondan tehditvari bir dille. O da uygular bu emri. Korkuyu bekler evinde günlerce...

İletişim Yayınları, 2010 (29. Basım)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Oğuz Atay - Oyunlarla Yaşayanlar

"Oyun nerede bitiyor hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum."

"Hayır biz oyun yazmıyoruz, biz yaşıyoruz oyunları yazarken."
Oğuz Atay / Oyunlarla Yaşayanlar

Oyunlarla Yaşayanlar için 'konsantre' Tehlikeli Oyunlar diyebilirim. Kendisini özellikle Tehlikeli Oyunlar'da yoğun olarak hissettiren oyun içinde oyun izleği, Oyunlarla Yaşayanlar'da biçimin kendisi oluyor. Bir tiyatro oyunu çıkıyor ortaya.

Emekli tarih ögretmeni Coşkun Ermis sürekli oyun yazar; yazdığı oyunları da anında oynarlar ya da doğaçlama oynarken üretirler. Herkesin oyun oynadığı bir tiyatro oyunudur bu. Oğuz Atay, yalnızca Coşkun'un eşi - evlilik kurumunun temsilcisi - Cemile'ye oyun içi oyunlarda rol vermez. Çünkü, Cemile gerçeği temsil eder. Şöyle der bir yerde Coşkun'a:

"Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi geçindirmek icin sahneye koyduğum su dikiş dikme oyunlarımla."

Oyunlarla Yaşayanlar da, Oğuz Atay'ın okuduğum diğer kitaplarında olduğu gibi, 'aydın' üzerine güzellemelerle(!) süslüdür. Türk aydınının kendini sürekli kurtarıcı rolüne soyundurmasıyla ince ince dalga geçer. Ne güzel giydirir kurtarıcı rolüne soyunmuş Türk aydınını:

"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın icin utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz."

Hele oyun-içinde-oyunlardan birinde bir Osmanlı paşasının cahil neferiyle konuşması vardır ki, ta Tanzimat'tan bu yana, ülkemiz aydınının halktan kopuşunun, kara mizahla yoğrulmuş nefis bir özetidir:

"Ey nefer-i bihaber! Muharebe-yi azamın bu şedit lahzasında bu denlü gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde ne halt ediyorsun" "Düşman topçusunu gozluyom pasam." "Bu cahil nefer paşanın sözlerini nasıl anladı?" "Fakire yalnız son iki kelimesi yetti. Okumuş yazmış takımı genellikle halkın anlayacağı birkaç söz ederler nutuklarının sonunda. Halkla aramızda diyalog kurulsun diye."

Oyunlarla Yaşayanlar sahneleniyor mudur zaman zaman? Türkiye'ye geldiğimde izleme şansım olur mu acaba?

İletişim Yayınları, 2010 (18. Basım)

22 Ocak 2011 Cumartesi

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar

"... üç yanı denizlerle çevrilmiş olan ülkemizin..." "İki buçuk yanıdır, oğlum Salim." Salim, iki numara tıraşlı kocaman başını kaldırdı: "O ne demek oluyor Hikmet Amca?" "Güney sınırlarımızın yarısı karadır da ondan." " Yapma Hikmet Amca; öğretmen kızar böyle şeylere." Kızmaz oğlum; gerçeklere kızılmaz." ... "Gerçek nedir Hikmet Amca?" "Alıştırma defterini çıkar da yazdıralım; gerçekler havada kaybolmasın." ... "Gerçek, iki nokta üst üste koydun mu?" "Koydum Hikmet Amca. Büyük harfle başlanıyor, degil mi?" "Hepsini büyük harfle yazsaydın. Gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın." "Bu sayfada yok zaten." "İyi. Yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür." "Birimi var mı Hikmet Amca?" "Birimi insandır." Salim kalemin mavi tarafını ağzına soktu, ucunu ıslattı, insanın altını çizdi."
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar s. 108-109

Dudakta donup kalan tebessüm... Tutunamayanlar'da da aynısı başıma gelmişti sıklıkla. Oğuz Atay'ın o keskin, değişik mizah anlayışının etkileri, vücudunuzda karşılığını buluyor; ağzınız iki yana doğru açılıveriyor. Derken öyle bir cümleyle göz göze geliyorsunuz ki aptal bir suratla kalıveriyorsunuz ortada birden. Kahkaha atmaya davranmışken umutsuzluğu, çaresizliği hissediyorsunuz. Hikmet yanınızda olsa, bu halinizi görüp en içten "Ha-ha"larından birini gönderirdi size herhalde.

Tehlikeli Oyunlar'ın tutunamayanı Hikmet Benol. O da vaktiyle kendine önemli misyonlar yüklemiş, ancak, tutunamamanın tarihini yazmış bir tutunamayan. 'Dönüşüm muhteşem olacak' şarkısı eşliğinde, - kendi deyimiyle - bir 'gecekondu'ya kapağı atar Hikmet. Büyük bir oyun yazacaktır.  Zaten ülkemiz de onun gözünde büyük bir oyun yeri değil midir? Ama, sürekli erteler bu oyunu; hiçbir şeyin sonunu doğru düzgün getiremediği gibi bunun da altından kalkamaz. Onun yerine kendi oyunlarını gerçekmiş gibi yaşamaya başlar. Oynadığı tehlikeli oyunlar da onu kaçınılmaz sona doğru sürükler. İntıharı da oynadığı oyunların bir parçası, sonucudur. Ölerek ölümsüzleşmek ister bütün Oğuz Atay tutunamayanları gibi...

Tutunamayanlar ile aldığınız narkoz yetmedi mi? O zaman hemen bir doz "Tehlikeli Oyunlar" verelim damardan...


İletişim Yayınları, 2010 (27. Basım)
Oğuz Atay
1934 1977
Related Posts with Thumbnails