23 Aralık 2011 Cuma

Yiğit Okur - Piç Osman'ın Pabuçları ve Güvercinler

Yiğit Okur’u bir kaç yıl önce okuduğum “Hulki Bey ve Arkadaşları” adlı romanı ile tanıdım. Ortaokul ve Liseyi yatılı okumuş olmak nedeniyle, çocukluktan ilk gençliğe geçiş döneminde Galatasaray Lisesinde başlayan arkadaşlığın, odağında 6-7 Eylul kırımının yeraldığı belirli bir tarihi dönemdeki insan ilişkilerinin anlatıldığı bu romanın beni sarması doğaldı. Ama sadece bundan değil Yiğit Okur’un okutan üslubundan da etkilenmiş olmalıyım ki daha sonra “Deniz Taşları” “Sıfırlamak” ve “Topal Viktor’un Anılarını” da beğeniyle okudum. Gazetelerin kitap eklerinde Yiğit Okur’un ”Yazamadığım Romanın Öyküsü” adlı yeni romanının yayınlandığını okuduğumda bu romanla başlayarak  Yiğit Okur’un tüm külliyatını okumaya karar verdim.

“Piç Osman’ın Pabuçları” Sulukuleli bir ayakkabı boyacısının, ondan muhbir olarak yararlanmak isteyen polisin verdiği görev sırasında, başından geçenleri anlatırken aslında gündelik insan ilişkilerinde toplumsal statünün, giyim kuşamın ne kadar belirleyici olduğunu gözler önüne seriyor. Yiğit Okur bu romanında da çok alaycı bir üslupla her farklı düşüneni “komünist” diye yaftalayarak gözden düşürme ve yeri geldiğinde cezalandırma pratiğimizin çok eski ve yaygın olduğunun canlı bir örneğini veriyor.


“Güvercinler”de, cumhuriyetin idealist Kaymakamı Saffet Bey’in  güvercinlere olan takıntısı nedeniyle acı-gülünç hayatının özellikle bir kasaba eşrafının kurduğu tefecilik-siyaset-haksız kazanç tezgahı karşısındaki yenilgisini anlatıyor. Bu kadarla kalsa... Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı eserinden esinlenmiş diyebileceğimiz bu roman, İçişleri Bakanlığı Personel Şube Müdürlüğünden emekli “Deli Saffet Bey”in 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında tıkıldığı Selimiye Kışlasında tanıdığı üç kişiyle birlikte “komünist” yapılarak vatana ihanetle yargılanmasına kadar ilerliyor. Yiğit Okur çok ince mizahıyla saçmayı o kadar güzel anlatmış ki kitabı bitirdiğimde 1999 yılında yazılan bu romanda Saffet Bey ve arkadaşlarının idamla yargılanmasını talep eden savcılık iddianamesinin günümüzdeki bazı davaların iddianamelerine esin verdiğini düşünmekten kendimi alamadım.

Engin hukuk bilgisini çok iyi tanıdığı ülkesi ve insanlarını anlattığı roman ve öykülerindeki olay örgüsüne ve üslubuna yansıtan Yiğit Okur’u keşfe diğer eserlerini okuyarak devam edeceğim.

Piç Osman'ın Pabuçları Can Yayınları, 2009 (1. Basım)

Güvercinler Can Yayınları, 2000 (1. Basım)

Yiğit Okur
1934 - 2016


16 Aralık 2011 Cuma

Zeynep Altıok Akatlı - Yıldız İzi

Karanlıkları aydınlığa çıkarmak için Kerem gibi yananlardan, 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta yakılmasını engelleyemediğimiz bu ülkenin yüzakı insanlarından şair Metin Altıok ile “içi sırça kırılganlığında demir leblebi” olarak tanımladığı deneme ustası felsefe profesörü Füsun Akatlı’nın kızı Zeynep’in Milliyet Sanat Dergisinde yayınlanmış anılarını topladığı “Yıldız İzi, anılar, acılar yaşanmışlıklar” kitabından sözetmek istiyorum. Zeynep Altıok Akatlı’nın “gölgemi aydınlatan yıldızlar” olarak nitelediği ve ana-baba çevresinde olup çocukluğunu, ilkgençliğini birlikte geçirdiği ve onlardan öğrendiği sanat-edebiyat insanlarını anlattığı bu kitabın her satırı yaşanmış onca acıya karşı mutlu bir çocukluğun ve genç kızlığın mayaladığı insan sevgisini yansıtıyor. Zeynep Altıok Akatlı çok yalın diliyle bu insanları bize tanıtırken bir anlamda da büyük bir değerbilirlikle onlara borcunu ödüyor.


Metin Altıok’un desenleri ve şiirlerinden alıntılarla zenginleştirilmiş bu kitapta yeralan  bir dörtlük içinde yaşadığımız toplumsal durumu ne kadar güzel anlatıyor.
“Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.”
Ülkemizde giderek hakim olan “kültürsüzlüğün kışında” üşüyen yüreğinizi Zeynep Altıok Akatlı’nın satırlarındaki insan sıcaklığı ile ısıtmak için ve Füsun Akatlı’nın vefatından sonra yazdığı bir yazıda kullandığı “ben artık vekaleten yaşıyorum, anneciğim” sözünün anlam derinliğini duymak için okumanızı öneririm.
Doğan Kitap, 2011, 1. Basım
Zeynep Altıok Akatlı, annesi yazar, eleştirmen ve akademisyen Füsun Akatlı ve babası şair Metin Altıok ile...

12 Aralık 2011 Pazartesi

Chinua Achebe - Parçalanma

Chinua Achebe'nin en önemli romanı olarak gösterilen "Parçalanma", Nijerya'nıİbo bölgesine bağlı küçük bir köyde yaşayan, oranın ileri gelenlerinden biri olan Okonkwo'nun hikayesi. Hangi zaman diliminde geçtiğini kesin olarak ele vermese de satırlar, Hristiyan misyonerlerin ve Britanya İmparatorluğu'nun bu ücra bölgeye nüfuz etmeye başladığı dönemler olduğunu anlıyorsunuz hikayenin gelişiminden. "Parçalanma", bir yanıyla Okonkwo'nun yaşamı ekseninde, bölgenin bütün kültürel zenginliğini her yönüyle gözünüzün önüne getirirken, diğer yanıyla da tüm bu kültürel çeşitliliğin, 'beyaz adam'ın kıtaya ayak basmasıyla nasıl darmadağın olduğunu, - romanın isminin de hemen akla getirdigi gibi - parçalandığını resmediyor. Ve tüm yıkıcılığıyla bu süreç, Okonkwo'yu da uçurumun kenarına sürüklüyor.

"Parçalanma"'yı bitirdiğimde aslında ben de parçalara ayrılmışım farkında olmadan. Günümüzün popüler iki kavramı - evrensel insan hakları ve çok kültürlülük - üzerineydi bu parçalanış ya da afallama. Eger 'öteki' kültürlere saygı ve onların yaşatılmasıysa çok kültürlülüğün temeli, herhangi bir çarpışma olmadan bu iki kavram arasındaki rabıta nasıl kurulacaktı? Bu iki kavramın kol kola, birbirleriyle çelişmeden işlemesinin yolu var mıydı?


Achebe'nin Okonkwo ve Ibo'daki yaşam özelinde berraklaştırdığı gibi, kültür, tonlarca adet ve geleneğin bir derlemesinden ziyade, tüm bu adet ve geleneklerin birbirine özenle bağlandığı, eklemlendiği bir bütün gibi geliyor bana. Günümüz evrensel insan haklarıyla çelişiyor diye 'sorunsuz' bir şekilde parçalara ayrılabiliyor mu bütün? Uymayan tarafları hemen kırpılabiliyor mu? İnsanoğlu tüm geçmişinin üst üste binmesiyle kendi bütününü yaratıyor ve bu bütün, hayatının yönetim koltuğunda oturuyor, insanları kategorilere ayırıyor. Çoğu kez - galiba her seferinde - erkeklere kadınlar üzerinde tartışmasız bir hakimiyet sağlıyor örneğin. Yine çoğu kez aynı kültürün içindeki, aynı coğrafyayı paylaşan bir topluluğu sistematik bir biçimde aşağı ilan ediyor. İnşa edilmesi uzun yıllar sürmüş bu bütünden kolayca feragat ediyor mu insanoğlu, evrensel değerler uğruna da olsa? Aksine, bu bütünün ufak bir kısmına bile 'saldırılsa', pençeler çıkıyor ve sonucunda 'parçalanma' kaçınılmaz oluyor.


İşte her iki kavrama da saygı duymakla birlikte, ikisi arasinda bir orta yol bulamıyorum maalesef. Hele süregelmiş ve hep süregidecek daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları amacıyla - ya da maskesi altında - yapılan emperyal müdahaleleri düşündükççıkmazım daha da büyüyor.


Özetle "Parçalanma", sadece alışık olmadığınız bir kültüre yelken açmanızı sağladığı için değil, aynı zamanda fikri duyargalarınızı da harekete geçirdiği için önemli bir roman.


Not: Önceki yazılarımdan birinde, kuzenimden ve yaptığı işten bahsetmiştim kısaca. "Parçalanma" da onun bana hediyelerinden biri. Bir kez daha teşekkürler sana!

İthaki Yayınları, 2011 (1. Basım)

Chinua Achebe
1930 - 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Andre Gide - Kalpazanlar

"Kalpazanlar", bir Paris 'vakayıname'si. Bakalorya sınavına hazırlanan iki lise arkadaşı, Bernard ve Olivier yapıyor açılışı. Bernard'ın evinde bazı gizli mektuplari bulması, gayrı meşru bir çocuk olduğunu öğrenmesi, evden kaçması ve soluğu Olivier'in yanında almasıyla zengin ve bir o kadar kafa karıştırıcı olaylar silsilesi seriliyor gözler önüne. Bernard ve Olivier'in kıvılcımı çakmasıyla başlayan hikaye, çok geçmeden ailelerini, Olivier'in küçük kardeşi George'u, amcası Edouard'ı, Edouard'ın arkadaşı Laura'yı, Olivier'in ağabeyi Vincent'i, Vincent'in arkadaşı Kont Passavant'ı, Passavant'ın sevgilisi Lady Grifitth'i, Edouard'ın okul arkadaşı Victor'u, Victor'un yeğeni Gheri'yi, Laura'nın babasi Vedel'i, Edouard'in piyano öğretmeni Perouse'yi, Perouse'nin torunu Boris'i ve daha nicelerini kapsayacak şekilde genişliyor ve büyüyor. Bu büyük topluluğun üyeleri birer birer ortaya çıktıkça, ateşe bir odun daha atılıyor.

Sayfalarda ilerledikce, tüm bu bahsettiğim karakterlerin birbirleriyle bir şekilde bağlantılı olduğunu görüyorsunuz şaşırarak. Örnevin, kitabin başlarında Edouard, kendini içinde bulunduğu zor durumdan - evlilik dışı ilişki - çekip çıkarmaya calışan arkadaşı Laura'yı ziyaret etmek ve tavsiyelerde bulunmak için Londra'dan Paris'e geliyor. Gelir gelmez öğrendiği ise Laura'nın aşığının yeğeni Vincent olduğu. Bunun gibi birçok bağlantı ya da ilişki açığçıkıyor hikayenin dinmeyen temposu içerisinde ve böyle olunca da girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir geleneksel romandan ziyade, hammadesi karmaşık ilişkiler olan, özenle dokunmuş bir kilime benziyor "Kalpazanlar".

Kitabın başlığı akla hemen sahte para basan bir kalpazanlar halkası getirse de - ki kitap da böyle bir olay da var - Andre Gide'nin temel derdi sahtelik ve riyakarlık. Kalpazanlar halkasının ötesinde, meşru olmayan çocukları olan babaları, gizli ilişkileri olan yetişkinleri ve hayatın her yanını kaplamış yapaylıkta gerçeği arayan insanları anlatıyor. Ayrıca bahsettiği insanlar arasındaki her etkileşimin ahlaki yanını da sorguluyor roman boyunca. 


Bitirmeden önce, "Kalpazanlar"'ı okumayı düşünenlere su öneriyi yapmam gerek. Yazdığım gibi birbirleriyle bir şekilde bağlantılı birçok karakter giriyor ve çıkıyor satırlara. Bazen hatırlamak zorlaşabiliyor ve "Bu kimdi?" diye soruyorsunuz kendinize. Ya okurken karakterleri ve ilişkilerini gösteren bir indeks hazırlayın kendi kendinize ya da benim gibi tembelseniz şu hazır olanı kullanın.

Can Yayınları, 2009 (2. Basım)
Andre Gide
1869 - 1951

Related Posts with Thumbnails