2 Aralık 2012 Pazar

Ayşegül Devecioğlu - Ağlayan Dağ Susan Nehir

Korku! Dedem ve ailesinin yıllar önce Kosova'dan gelip İzmir'in Tepecik'ine bir gecede diktikleri, dev erik ve dut ağaçlarının serinlettiği, bahçeli, küçük - şimdi yerinde yeller esen - evine her gidişimde hissetiğim duygu buydu. Üstü çıplak erkeklerin hünerli, esmer ellerinde vücutlarının bir uzvuna dönüşen gırnatalara ve darbukalara, parlak şalvarları içinde 'göbecik'ler atarak eşlik eden güzel kadınların arasından geçerken kalbi hızla atardı, bu küçücük adımlarıyla ilerlemeye çalışan 6 - 7 yaşlarındaki 'gaco'nun. Kapıdan içeri girip, erik ağacının altında dinlenmeye çekilmiş yorgun divanın üstüne attığında kendini, en derininden bir 'oh!' çeker, hız sınırını aşmış kalbine freni basardı. Tıpkı annesi gibi... O da yüreği elinde gidermiş mahallenin fırınına, pişip kabarması için verdikleri 'memleket böreği'ni alıp getirmek için. Oysa hiçbir kötülüklerini görmemişlermiş, aynı mahalleyi paylaştıkları onca yıl boyunca. Neden korkuyorduk peki? Nasıl saçma bir korkuydu ki bu haklarında tek bir olumsuz ima bile olmamasına ve hep neşeyle anılmalarına rağmen anneden oğluna geçiyor, nesilden nesile aktarılıyordu? Ne alıp veremediğimiz vardı bu ''yerleşikliğin imkansız olduğunu bilen, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşayan, yol yorgunu'' halk ile?

Çingeneler... Kantarın bir tarafında 'hoşgörü'nün*, diğer tarafında da 'horgörü'nün yerleştirildiği bir terazi getirin gözlerinizin önüne. Ama, ne yaparsanız yapın horgörü tarafının hep daha ağır çektiği bir terazi bu. ' r ' harfi ' ş ' harfinden daha ağır olduğu için mi bu böyle? Yoksa hileli bir terazi mi bu? Hoşgörüyle yaklaşanların gözünde fal bakan, çiçek satan, ayı oynatan, çalıp söyleyen, göbek atan, nerde akşam orda sabah neşeli insanlar... Horgörenler için olağan şüpheli, tekinsiz, yalancı, hırsız, yararsız, biz yüce ırkların yapmaya yanaşmayacağı işlerle uğraşan dokunulmazlar... Dışardan bakan gözler için ya o ya bu Çingeneler. Klişelere sıkışıp kalmış, bir oraya, daha çok da buraya - terazinin ağır çeken tarafına - savrulmuş koca bir halk... Hayatımızı hep kolaylaştıran, bir zırh gibi üzerimize geçirdiğimiz kalıpların büyüsüne kapılmadan onlara bakmayı denedik mi hiç peki? Onları gerçekten tanımaya, biraz olsun anlamaya ve daha ileri gidip anlatmaya çalıştık mı hiç?
''Eşim Behçet Dinlerer askeri darbenin hemen ardından yakalandı ve dönemin ünlü işkencehanesi olan DAL’da (Derinlemesine Araştırma Laboratuarı) işkencede öldürüldü. Korkunun toplumun bütün hücrelerine kadar işlediği, ülkenin her yanında sobaların günlerce odun kömür yerine kitap yaktığı, insanların birbirlerine selam alıp vermekten korktuğu o günlerde, iki buçuk yaşındaki oğlumla, çocukluğumdan beri tanıdığım ve anne yerine koyduğum bir Çingene kadının evinde saklandım. Bu ev Edirne’nin Çingene mahallesinde bahçe içinde minicik bir “yer evi”ydi. Bahçesinde tek bir kel ağaç vardı; elektriği, suyu yoktu. Çingene mahallesindekiler yüzlerce yıldır zulüm görmekten ve “avlanmaktan” dolayı geliştirdikleri sezgilerle benim durumumu anlamış olmalılar. Ancak kimse beni ele vermedi. Mahallenin yeni ve tuhaf bir sakini olarak orada bir süreliğine yaşamama izin verdiler.''
Bunları söylüyor Ayşegül Devecioğlu... Atiye Abla'sına ve onun yurtsuz, yazısız halkına, minnetle adadığını düşündüğüm kitabı hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide. Tüm bu yerleri çöp kutusu olan kalıplardan sıyrılarak, ama onlardan biri olmadığının, hiçbir zaman gerçek anlamda içlerine sokulmayacağının, hep 'gaco' kalacağının bilinciyle, bunu da okura sezdirerek anlatıyor Çingeneleri Devecioğlu. Onların yalanla çoğalttıkları, ''işitilmedik bir dille yeniden kurdukları'' hayatlarını, capcanlı, rengarenk bir biçimde sunuyor okura. Naciye Abla ve çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadınla... Doğrusal bir güzergah takip etmeden, geriye dönüşlerle, geçmişle günümüz arasında mekik dokuyarak...

Şimdi Tepecik'teki eve canını dişine takıp, sağ salim ulaşmaya çalışan küçük yürekleri - hem anneyi hem oğulu -  tekrar gözlerimin önüne getiriyorum da onlara bu anlamsız korkuyu şırınga eden her ne ise yatacak yerinin olmamasını diliyorum.

* Hoşgörü sözcüğünü çekinerek kullandığımı söylemeden edemeyeceğim. Hoşgörü ne kadar hoş bir sözcük olsa da içinde tepeden bakmayı, küstahlığı ve tahakkümü barındırdığını düşünürüm. Hele bir halka ya da kimliğe lütfedip hoşgörüde bulunmak... Yabancılaştırdığı, ötekileştirdiği halklara, kimliklere hoşgörüyle yaklaştığını vaaz eden bir beynin, bilinçaltından günyüzüne çıkan, onu ele veren spontane ifadeleri ''ne Yahudilik, ne Ermenilik, ne af edersin Rumluğumuz kaldı'''dan farklı değildir çünkü. 

Metis Yayınları, 2008 (3. Basım)

Ayşegül Devecioğlu (1956 - )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails