22 Temmuz 2012 Pazar

Kaan Arslanoğlu - Reenkarnasyon Kulübü

Objektifini günümüz Türkiye'sinin sorunlarına ceviren bircok kitapla göz göze gelebilirsiniz herhangi bir kitapcıda. Bunu akademik dilin sınırları icinde kalıp yapanlar olduğu kadar, kurgunun - ya da genel olarak edebiyatın mi desem? - olanaklarını sonuna kadar kullanmayı tercih edenler de mevcut. Kaan Arslanoğlu, ikinci yolu secenlerden. Bu yüzden diyorum ki; "Reenkarnasyon Kulübü" son zamanlarda okuduğum en ilginc kitaplardan biri. Neden böyle dediğimi yazımı okumaya devam ederseniz anlayacaksınız.

Iki dikkate değer uyarıyla baslıyor "Reenkarnasyon Kulübü". Hemen sözü Kaan Arslanoğlu'na bırakayım:

"Sonrasında yaşayacaklarımı, o gün, daha ilk karşılaşmamızdan önce sezmiştim... Kitap tutkunları artık ilk tümcesi yoğun anlamlı, derin göndermeli romanlara ilgi duyuyor. Romana benim de böyle başlamam o hesaptan değil, öyle ya da böyle bir ilk cümle konacaktı elbet. Kendime yakışır bir yenilik yapayım ve şöyle devam edeyim: Peşinen söylüyorum. Elinizdeki yapıtta değinilen tarihi kişiliklere sempati veya antipati duyuyorsanız  bu kitaptan keyif alma olasılığınız, keyfinizin kaçması olasılığından düşüktür."

İlk uyarı romanlarda laf cambazlığını, ayrıntılı betimlemeleri sevenlere... Kaan Arslanoğlu kısaca ve ironik bir üslupla diyor ki; bu romanı okurken yanınızda kalem vesaire olmasına gerek yok, - edebi anlamda - altı çizilecek pek bir şey bulamayacaksınız. İkinci uyarı ise çok açık. Romanda karşılaşacağınız tarihe mal olmuş kişiliklere 'ideolojik' gözlüğünüz olmadan, objektif olarak yaklaşmaya çalışın. Yoksa dertli bir okuma tecrübesi yaşayacağınız su götürmez. Neden böyle diyor? E bir kulüp kurup, üyelerini de - özellikle - Mustafa Kemal'in ve İbrahim Kaypakkaya'nın reenkarne olmuş hallerinden oluşturuyor ve bunun üzerinden günümüz Türkiye'sinin pespayeliğini tartışıyorsaniz 'Dikkat!' demek mecburiyetindesiniz.

Verdiğim bu bilgiden sonra, "Reenkarnasyon Kulübü" için son zamanlarda okuduğum en ilginç kitap dememin nedeni daha iyi anlaşılıyordur umarım. Mustafa Kemal'in ağzından Enver Paşa'yı, Vahdettin'i, İsmet İnönü'yü, Mustafa Suphi'yi, Lenin'i ve dönemin Türkiye'sinin Sovyetler Birliği ile olan ilişkisini dinlemek, İbrahim Kaypakkaya'dan kaçışını, yakalanışını, maruz kaldığı korkunç işkenceleri okumak, duyduklarınızın günümüz Türkiye'si ile ilişkisini kafanızda kurmak, takdir edersiniz ki heyecan verici bir deneyim.

Heyecan verici olduğu kadar kötümser de buluyorum Kaan Arslanoğlu'nun romanını. Yukarıda bahsettiğim tartışmalar çerçevesinde yaptığı gerçekçi saptamalarla, bozuk gidişatın, solun çıkmazlarının ve alternatif bir siyaset üretemeyişinin, günümüzdeki ve gelecekteki görünür kapkaranlığın altını kalın kalın çiziyor.

"Reenkarnasyon Kulübü"'nü farklı bir kitap okumak isteyen herkese tavsiye ederim.

İthaki Yayınları, 2011 (2. Basım)

Kaan Arslanoğlu (1959 - )

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

Mayıs ayı... Aşık olduğumuz şehir, Lizbon'dayız. Sokakları arşınlamaktan bitap düşmüşüz; nefes almak, o harika pastel de nataları mideye indirmek, yanında da galão ya da bica içmek istiyoruz. Bunların hepsi bahane! Aslında Fernando Pessoa'ya konuk olmak istiyoruz biz, müdavimi olduğu Café A Brasileira'da. Kendisi bizi her zaman oturduğu masada karşılıyor karşılamasına da, hangi Pessoa gözlerimizin içine bakan? Hangi 'alter ego'su? Zira kendisi 70'ten fazla heteronym yaratmış ve yazdıklarının altına onların imzasını atmış. Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Ricardo Reis bunlardan en önemlileri. Hepsinin de ayrı bir biyografisi, mizacı, felsefesi, görünüşü ve edebi üslubu var. Hatta yazdıklarında yarattığı kimliklere isimleriyle göndermeler var. Tekrar soruyoruz kendimize: gerçekten Fernando Pessoa mıdır yanımızda oturan? Yoksa kendisinin bir mektubunda yarı heteronymim dediği, "Huzursuzluğun Kitabı"'nın da yazarı, 'vakasız otobiyografi'nin sahibi Bernardo Soares mi?

"Huzursuzluğun Kitabı", genel geçer okura göre olmayan ve hiçbir zaman olamayacak o müthiş kitaplardan biri. Pessoa'nın ölümünden sonra keşfedilmiş, yayımlanmamış, kağıt parçalarına veya zarfların arka yüzlerine karalanmış bir bavul dolusu kısa metnin, 'Vakasız' bir yaşamı gözler önüne sermesi... Pessoa - ya da Soares mi desem? -  varoluşu topyekün reddedişin, anlamsız bir hayatın tarifini veriyor bu küçük nesir parçaları boyunca. Okuru daha girişten hazırlamıyor mu buna zaten?


"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." F. P.
Soares'in 'vakasız' yaşamını ele veren kısa metinler felsefe ve hicvin yanında, sıradan günlük olayları da bünyesinde barındırıyor. Hal böyle olunca karmaşık ve yorucu bir okuma deneyimi oluyor "Huzursuzluğun Kitabı". Sanırım çekici olmasının altında da bu yatıyor. Kısa metinlerin karman çorman, bitmemiş, kararsız ve huzursuz doğası okuru kendine geri cağırıyor. Çünkü bu dallı budaklı koca çınarda, kendi varoluşunuzun kendinize ve etrafa yaydığı huzursuzluktan bir parça mutlaka ama mutlaka buluyorsunuz. Beni kendi huzursuzluğumla yüzleştirmesi veya başbaşa bırakmasının yanında, Pessoa'nın - ya da yine Soares'in mi desem? - Lizbon'u var fonda aynı zamanda. Bu bile benim için başlı başına bir geri dönüş nedeni.

"Huzursuzluğun Kitabı" kesinlikle dünya edebiyatının en özgün yazarlarından birinin elinden çıkmıs, bambaşka bir kitap. Hayatın anlamsızlığına, varoluşun yararsızlığına dair gözüpek bir iddia. 



Sonsöz: yazımınn bir bölümünde belirttiğim gibi "Huzursuzluğun Kitabı" genis kitlelere hiçbir zaman ulaşamayacak; hiçbir zaman 'çok satanlar' listesinde başa güreşemeyecek. Gazetede basılmış günlük  yazıların, türlü ambalajlarla, farklı, yepyeni bir kitapmış gibi sunulduğu  ülkemde hele hiç şansı yok  Fernando Pessoa'nın.

Şekerpare*ye devam Türkiye! Biz gözlerine ve gönüllerine perde inmişler yolumuzu bir türlü buluruz nasıl olsa...

*Yanlış anlaşılmasın; tatlısını da filmini de cok severim!

Can Yayınları, 2012 (2. Basım)

Fernando Pessoa (1888 - 1935)

5 Temmuz 2012 Perşembe

Thomas Mann - Buddenbrooklar 'Bir Ailenin Çöküşü'

Yaklaşık 3 haftamı aldı "Buddenbrooklar"'ın son sayfasına ulaşmak. Bu şunu söyletiyor bana: geceleri kendimi sayfaları harıl harıl çevirirken bulmamış olsam da, "Buddenbrooklar"'ın beni kendine çağıran, çeken bir cazibesi hep olmuş. Bu büyük 'çağ' romanını yavaş yavaş, sindire sindire okurken, karakterlerle birlikte büyüdüm ben de. Sanki onlarla çok küçük yaşta karşılaşmış, uzun yıllar vakit geçirmişim gibi... Thomas, Christian ve Tony Buddenbrook ile tanıştığımda, henüz çocuktular. Romanın sonuna geldiğimde ise hepsi yaşını başını almıştı. Thomas Mann'ın hünerli ellerinin ürünü cümleler öyle hayat dolu, capcanlı bir "Buddenbrooklar" tablosu ortaya çıkardı ki, kendimi ailenin bir parçası gibi hissettim; sanki o ünlü ziyafetlerine ya da yılbaşı partilerine ben de katılmışım gibi, dönemin kiyafetleri, peruğumla birlikte üstümde, masanın bir köşesine oturmuş onlarla derin derin sohbet ediyorum...

"Buddenbrooklar", girişte ipuçlarını vermeye calıştığım gibi bir aile romanı. Tüccar bir ailenin, 3 kuşağa yayılmış macerası ekseninde bir Almanya tarihi aynı zamanda... Almanya'nın, savaşları ve bir dizi değişimi, dönüşümü içinde barındıran birleşim sürecine hazırlıksız yakalanmış bir aile Buddenbrooklar. Ailenin büyük torunu Thomas Buddenbrook'a dedesi ve babasından miras kalan iş ahlakı ve deneyimi, 19 yy. kargaşasında daha da fazla zenginleşmenin anahtarlarını içinde barındırmıyordu. Oğlu Hanno'nun okulunda yaşadıklari bile toplumun yaşamakta olduğu değişimin derecesini gözler önüne serer. Thomas'ın zamanında okul sadece ve sadece aklı beslerken, küçük Hanno'nun okulu, kabadayılığı 'erkeklik gösterisi' olduğu için tolere eden, öğrencilere yeni Reich'ta nasıl zengin ve güçlü olunacağını öğreten bir yere dönüşüyor.


Mann'ın, Almanya'nın gittiği yönden, kaybettiği değerlerden mutlu olmadığını söylemek zor olmasa gerek. Arka kapakta yazdığı gibi 'kaybolan burjuva değerler için bir ağıt' gibidir "Buddenbrooklar". Romanın bu tarihsel ve sosyal arka planını gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa "Buddenbrooklar"'ı melodramatik bir pembe diziye benzetme yanılgısına çok çabuk düşebilirsiniz.


Son olarak, "Cevdet Bey ve Oğulları"'nın "Buddenbrooklar"'a olan benzerliğinden bahsetmek gerek. Zira Orhan Pamuk'un 3 kusağa yayılan uzun senfonisi de Türk modernleşmesine ayak uyduramayan, bir türlü alafrangalaşamayıp alaturka da kalamayan küçük burjuva bir Türk ailesinin çözülüşünü anlatır uzun uzun. Ne tesadüftür ki iki ailenin çöküşünü de bir ölüm simgeler. Pamuk'un, Mann'ın büyük eseri Buddenbrooklar'dan esinlendiği, etkilendiği su götürmez!


Can Yayınları, 2012 (3. Basım)

Thomas Mann (1875 - 1955)
Related Posts with Thumbnails