30 Eylül 2012 Pazar

Denizde Ölmek Güzeldir

''Şimdi, Bahia rıhtımlarından öyküler anlatmak istiyorum. Yelkenleri onaran yaşlı denizciler, gemi kaptanları, dövmeli zenciler, serseriler bilirler bu öyküleri, bu şarkıları...

Gelin siz de dinleyin bu öyküleri, şarkıları. Guma ve Livia'nın öyküsünü dinleyin; deniz yaşamının, deniz sevdasının öyküsüdür, çünkü bu öykü. Size pek güzel gelmezse, bilin ki suç bunu anlatan yaman insanların değil. Nedeni, bir toprak insanının ağzından duymanızdır ve nasıl zordur bir toprak insanının denizcilerin yüreğini anlaması.''

Ömrü boyunca Bahia'nın savunuculuğunu yapmış, Bahia insanının yaşamını romanlarıyla yazıya dökmüş ve özellikle Afro-Brezilya kültürünü tutkulu bir biçimde sayfalara taşımış Jorge Amado. Deniz kendisini büyülemiş, türlü deniz hikayesi dinlemiş olsa da, tedirgin eder bu büyük hikaye anlatıcısını, henüz 25 yaşındayken ortaya çıkardığı 5. romanı ''Ölü Deniz''. Çünkü bir toprak insanıdır o ve ona göre bir toprak insanının denizin gizlerini anlaması, hakkıyla dile getirmesi çok zordur. Baştan uyarır okuru! Eğer hissedemezseniz bu hüzünlü öykülerin güzelliğini, suç öykülerde değil, anlatıcı da, yani Amado'dadır.

Fırtınalarla dolu deniz maceralarından ziyade, denizcilerin fakir hayatlarını, trajedilerini, denizlerin ve teknelerin ecesi İemanja'ya olan sonsuz teslimiyetlerini, doğar doğmaz vücutlarına dövülen yazgılarını, müzikle yoğrulmuş bir dille aktarır ''Ölü Deniz'''de Amado. Odağında cesur bir saveiro kaptanı Guma ve onun güzel eşi Livia vardır. Guma'nın kaderini değiştirmek, onu denizden koparmak isteyen Livia ve dünyanın en güzel kadını, Sular Anası İemanja'yla buluşacağı günü bekleyen, deniz tanrıçasının ağına düşeceği anı düşleyen Guma... Galibi kim olacaktır bu nesiller boyu süren 'ezeli ve ebedi' rekabetin? Yersiz bir sorudur bu. Çünkü diğer denizciler gibi suların gümüşlü yüzeyine, İemanja'nın uzun, yaldızlı saçlarına vurgundur Guma. Ve dilinden düşmeyen şarkı da 'denizde ölmek güzeldir'...

Amado'nun uyarısını hiç dikkate almayın. Bahia denizcilerinin aşklarına, tutkularına, şarkılarına, yazgılarına ortak ediyor sizi o. Guma'nın küçük saveirosu Valente'nin yelkenlerini, İemanja ile sizi de buluşturmak için açıyor...

Can Yayınları, 1993 (2. Basım)

Jorge Amado
1912 - 2001
Dorival Caymmi, ''Ölü Deniz'''den etkilenerek en bilinen eserlerinden birini bestelemiş:
E doce morrer no mar (Denizde ölmek güzeldir...)

23 Eylül 2012 Pazar

Irmak Zileli - Eşik

''Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.

Bir kere değil, defalarca öldü. Bir öldü, dirildi. Bir daha öldü. Yine dirildi. Yine öldü. Bir kez daha, bir kez daha. Sayısını unuttu.

Babamdan ummazdım bunu kör oldum.''

Eşik / Irmak Zileli s. 10 - 11 


Annesi ve babası dahil içine doğduğu geniş ailenin siyasi kimliği nedeniyle Irmak Zileli'nin bu ilk romanının - benim gibi - politik olmasını bekleyenler, umduklarını belki bulamayacaklar ama, bir çocuğun gözüyle bu durumun onun gelişimindeki etkilerini ustalıkla anlatan oldukça iyi bir kitap okuyacaklar. Gerçekten de uzun yıllar AP'nin Erzincan milletvekilliğini yapmış olan Sadık Perinçek'in torunu, bir dönem Türkiye sol hareketinde önemli bir yer edinmiş Aydınlık akımının lideri Doğu Perinçek'in yeğeni ve aynı akımdan Feyza Perinçek - Gün Zileli'nin kızı olmanın getirdiği doğal siyasi yoğunluğun aile ilişkilerini de belirlediği anlaşılıyor. Siyasi yakınlıklar nedeniyle oluşmuş, siyasi ayrılıklar nedeniyle dağılmış bir ailenin ürünü olarak zor bir çocukluk ve ilk gençlik yaşamış olduğu hissedilen Irmak Zileli'nin bu anı-romanında, bütün bu baskın ortama karşın kendi yolunu bulan ve bunu kitabının sonunda yürek ferahlığı içinde açıklayan bir bireyin oluşum sürecini okuyorsunuz.

Gün Zileli'nin üç ciltlik anılarını okuyup siyaseten nasıl bir savrulma içinde olduğunu bilenler, bu savrulmanın aldığı insani boyutları kızının oldukça objektif ve eleştirel satırlarından okuduklarında bu anı-romanın samimiyet ve inandırıcılık bahsindeki sağlıklı duruşunu teslim edeceklerdir. Yaşadığı derin siyasi savrulma nedeniyle, ilişkilerinin artık baba-kız değil, neredeyse iki siyasi hasım arasında olduğunu vaaz eden bir babanın genç kızı olarak Irmak'ın bu girdaptan çıkışına düşünsel anlamda, 'istemediği birisiyle çocuk yaşta evlendirilmek üzere köyüne gönderilen, kapıcı kızı bir okul arkadaşı' yardımcı olacaktır.

Not: Bu yıl 66.'sı düzenlenen Yunus Nadi Ödülleri'nde, Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Ülkü Tamer ve Tahsin Yücel'den oluşan seçici kurul, roman dalında Irmak Zileli'yi ''Eşik'' adlı eseriyle onurlandırdı. 

Remzi Kitabevi, 2011 (3. Basım)

Irmak Zileli (1978 - )

19 Eylül 2012 Çarşamba

John Fowles - Koleksiyoncu

"Koleksiyoncu" bana fena halde Pınar Kür'ün "Asılacak Kadın" isimli romanını hatırlattı. Konusuyla değilse bile anlatım biçimiyle... Orda da kamera yönünü değiştirir, hikayenin anlatıldığı 3 bölüm boyunca. Önce yargıç başlar anlatmaya, sonra asılması elzem kadın Melek Ebruzade alır mikrofonu eline, en sonunda da Melek'in genç aşığı Yalçın Özveren... Okuru gerceğin peşine, 3 farklı bakış açısıyla düşürür Pınar Kür. "Koleksiyoncu"'da da durum farklı degil. Önce obsesif-patetik aşık, kelebek koleksiyoncusu Frederick Clegg vuruyor sazın teline; ardından da koleksiyonunun en değerli parçası, güzel resim öğrencisi Miranda'nın günlüğü çıkıyor karşınıza. Son iki ve öncekilere göre oldukça kısa tutulmuş bölümde ise, Miranda'nın ona verdiği isimle yine Caliban anlatıyor, siz dinliyorsunuz ve insanı - daha da - dehşete düşüren bir finalle noktayı koyuyor ilk romanına John Fowles.

Clegg, kendi halinde bir memur. İki temel uğraşı var: kelebekler ve güzel Miranda. Şans oyunları yüzüne gülüyor talihli Clegg'in; ardından, yaptığı planlar dahilinde önce ıssız bir yerde büyük bir ev satın alıyor, içini özenle bir hapishaneye çeviriyor ve Miranda'yı kaçırıp oraya tıkıyor. Clegg'in tüm bunları neden yaptığını, kendi ağzından dinliyorsunuz ilk bölüm boyunca. Gözünüz Miranda'nın yazdıklarına değdiğinde ise tutsaklıktan kurtulmak, ölü bir kelebek olmamak için verdiği fiziki ve psikolojik mücadeleyi, Caliban'a bazen acıyarak çokça da nefretle bakışını okuyorsunuz gün gün, sayfa sayfa.

Böyle yaparak, yani romanının iki kahramanının aklına ve yüreğine girerek, onların aklı ve yüreğiyle konuşarak çok önemli bir şey yapıyor John Fowles. Tüm çelişkileri ve gel-gitleriyle iki İNSANı anlatıyor aslında romanında. Mutlak kötü ve mutlak iyi sığlığına düşmeden... Ne zalimi baştan aşağı yerin dibine sokarak ne de mağduru melekleştirerek... Caliban'a tüm bunları 'neden' yaptığını sorarak ve cevabını ona verdirerek... (Yanlış anlaşılmasın; 'neden' yaptığını bilmek yaptıklarını elbette meşrulaştırmıyor. Ama, 'neden' diye sormadan nasıl anlayabiliriz ki insanı ve eylemlerini?) Miranda'nın mağduriyetinin yanında, entellektüel ve kültürel züppeliğini de gözler önüne sererek... Özetle hepimizin, yani insan denen varlığın içinde barındırdığı iyi - kötü karşıtlığını ve birlikteliğini unutmadan...

"Koleksiyoncu"'da dikkatimi çeken bir başka şey de, başka edebi eserlere bazı göndermelerin olması. Örneğin Jane Austin'den "Emma", Salinger'den "Çavdar Tarlasında Çocuklar" ve Alan Sillitoe'den "Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı" bunlardan bazıları. En göze batan göndermeler ise Shakespeare'in "Fırtına" isimli oyununa... Miranda, Ferdinand (Clegg Miranda'ya kendini bu isimle tanıtıyor) ve Caliban... Hepsi de ''Fırtına'''nın oyuncuları.

İyi bir başlangiç oldu "Koleksiyoncu". John Fowles'un diğer kitaplarını da okuyacağım.

Ayrıntı Yayınları, 2011 (4. Basım)

John Fowles (1926 - 2005)

11 Eylül 2012 Salı

Haydar Karataş - On İki Dağın Sırrı "Bir Göz Ağlarken..."

"Çımo juke berbeno, çımo bin nehuneno"
(Bir göz ağlarken, öbür göz gülmez)

"Saz susmuş adamı dile getirir, zaten saz insanı dile getirdiği için hükümet yasaklar koyar. Oysa hükümet adamı saza yasak koyacağına, kulak verse, bu tekmil Anadolu toprağı gülistanlar gibi  çiçek açar."


İlk romanı "Gece Kelebeği"'nde, bir çocuğun, Gülüzar'ın gözünden anlatıyordu Haydar Karataş, Dersim'in '38 sonrasında yaşadığı büyük yıkımı. "On İki Dağın Sırrı"'nda ise, '38 öncesine, fokur fokur kaynayan Dersim'e vuruyoruz kendimizi. Bir Albeg gibi, şahlanmış, yorgunluktan  çatladı  çatlayacak bir atın üstünde, bir ulak Sebır, Çöyt, Gagım, Veys ve Artin gibi dere tepe yürüyerek. Kah Hese Gaj ile Rayber'in, kah Cemşi Ağa ile Pir Kasım'ın sohbetlerine kulak vererek...

Henüz '38'in dümdüz etmediği Dersim'deyiz. 1915'ten kalan bir avuç Ermeni, canları yanına sığındıklarının insafında saklanmaktalar. Kızılbaşlar, Ermeniler'in yerlerine getirilen muhacirlerden, jurnalcilik yaptıklari icin şikayetçiler. Aşiretler birbirine girmiş, kavga halindeler. Devlet sazı, sözü, ceme durmayı yasaklamış, metruk kiliselerden kalan taşlarla her yere karakol inşa etmekle meşgul.  İkrarın bozulduğu bir Dersim burası... Korkunun, 'korkunç şeyler olacak!' çığlığının dağa taşa, esen yele, uçan kuşa dahi sindiği bir Dersim...  İsyan halinde, öfkeli, ne yapacağını bilemeyen, ikilemler içinde bir Dersim...


İşte böyle bir Dersim'i söze döküyor Haydar Karataş. Sözlü edebiyat
ın bütün olanaklarını kullanarak, yörenin efsaneleriyle sarıp sarmalayarak, yine masal gibi, bence "Gece Kelebeği"'ni de aşan olağanüstü bir dille yapıyor bunu. '38'de aslında ne oldu?' sorusunu sormadan, cevabını aramadan, bunu kendisine mesele dahi etmeden... Sadece Dersim'i, Dersimlinin - Kızılbaş'ı, Ermeni'si ve muhaciriyle - isyanını, öfkesini, çıkmazlarını, yüreğini ve aklını ele geçirmis korkusunu aktarıyor. Sonra olacakları sezdirerek...

Önce '38 sonras
ı... Sonra da '38 öncesi... 'Üçlemenin son ve henüz ortaya çıkmamış kitabında '38'in kendisini mi anlatacak acaba Haydar Karataş?' diye soruyorum kendime. Neyse ki 8 Ekim'de Berlin'de bir söyleşiye katılıyor kendisi. Hem aklımdaki buna benzer soruları sormak hem de kitapları imzalatmak icin bulunmaz bir fırsat.

İletişim Yayınları, 2012, (1. Basım)


Haydar Karataş (1973 - )

8 Eylül 2012 Cumartesi

Bir Yol Hikayesi

Bu yaz farklı olsun istedik. Tüylü şapkalarımız kafamızda, pilli radyomuz elimizde Berlin'den düştük yollara. İstanbul'a kadar...


1 Eylül 2012 Cumartesi

Haydar Karataş - Gece Kelebeği "Perperık-a Söe"

"bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum

kör olma da 
gör beni"

Acıyı Bal Eyledik / Hasan Hüseyin Korkmazgil



Görüyorum seni Gülüzar. Annenin seslendiği gibi seslenebilir miyim sana 'perperıkam'? O çocuk, o bebek dilinle ballandırarak anlattığın o korkunç acılara, yokluğa, yoksulluğa, zulme ortak olabilir miyim? Seni görmem yeter mi buna?

Yağmur gibi yağmış bombalar... Ardı arkası kesilmemiş sürgünler... Yurtsuz, yuvasız kalmış, bir oraya bir buraya sürüklenmiş, yine de ölülerini bırakmayan, onlara sarılıp uyuyan insanlar, çocuğunun açlıktan ölümüne tanık olmamak için kendini asan anneler... '38 sonrası Dersim... Bu nasıl bir yıkım? Bu nasıl bir keder? Bu nasıl zorlu bir coğrafya, tabiat? Bu nasıl bir yokluk, yoksulluk? Bu nasıl bir kaderine terk ediliş, ilgisizlik? Murat Uyurkulak'ın kitabın arka kapağında yazdığı gibi, sanki Dersim'de değil de, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada, 'kum insanları'nın arasında geziniyorum. Yanımda onlardan iki tanesi: küçük Gülüzar ve annesi Fecire Hatun... Gülüzar anlatıyor, ben dinliyorum, hayatta kalma, yaşama tutunma mücadelelerini. Duyuyorum çığlıklarını yüreğimde...

Ve bu nasıl bir dil Haydar Karataş? Bu kadar dürüst, bu kadar yansız ve öfkesiz, bu kadar içten, sürükleyici... Masalsı... Anadili Zazaca olan, 6 yaşından sonra Türkçe öğrenmiş, 10 yılını hapishanelerde tüketmiş, şimdi de yurtdışında sürgünde yaşayan bir yazardan bahsediyorum. Ve ilk romanından... Olan biteni Gülüzar'ın gözüyle, onun tanıklığında anlatmanız mıdır buna sebep? Onun kendi gibi küçük kelimeleriyle, ağzından kan değil bal damlatarak yaktığınız ağıt mıdır beni bu kadar etkileyen, şaşırtan, neredeyse ağlatan?   

Gün Zileli'nin yazdığı gibi, "Gece Kelebeği"'ni alın ve okuyun. Siz de GÖRÜN! Ve hiç unutmayın kelebekleri...

İletişim Yayınları, 2011 (4. Basım)

Haydar Karataş (1973 - )
Related Posts with Thumbnails