21 Ekim 2012 Pazar

Zaven Biberyan - Yalnızlar

''Yalnızlar'''ı okurken de okuduktan sonra da kapağındaki fotoğrafa baktım durdum. Birbirlerine dokunacak kadar yakınken, sırtını dönmüş iki insan... Onları birbirlerinden ayıran bankı kaldırıp yerine ne istersem onu koyabilirdim. Örneğin etnik kimlik ya da cinsiyet, bir başkasını kendime ya da kendimi bir başkasına yabancılaştıran ne varsa...

Oğul Krikor, anne Yeranik, teyze Pupul... Varlık Vergisi darbesini yemiş bir Ermeni ailesi. Önce birbirlerine sonra da çevrelerine yabancılaşmış, içlerine kapanmış, ''Yalnızlar'''ın ilk yalnızları... Oğul Erol, anne Mübeccel, Baba Osman Bey, teyze Seniha... Ellili yıllarda baş veren 'yeni zengin'lerden biri olmaya aday bir başka aile. ''Yalnızlar'''ın diğer yalnızları... Ve ''Yalnızlar'''ın en yalnızı Gülgün (Sürtük)... Her işe koşulan, amansızca sömürülen, zengin olma hayalleri kuran, sayfalarını sürekli karıştırdığı 'Seksapel' dergisinde boy gösteren kızlar gibi olmak için yanıp tutuşan bir evlatlık. Zaven Biberyan, 1959 yılında ''Lıgırdadzı'' (Sürtük) ismini vererek Ermenice yazdığı ve daha sonra  yine kendisinin Türkçeye çevirdiği, çevirirken de ''Yalnızlar'' başlığını uygun gördüğü bu ilk romanında, Gülgün'ün trajik hikayesi ekseninde, biri Türk, diğeri Ermeni bu iki komşu ailenin iki gününü gözümün önüne getirdi. Birbirlerine uzaklığı kapı zili mesafesinde olan iki ailenin yaşamlarını hiç kesiştirmeyerek, onlara birbirlerinin kapısını bir kez bile çaldırmayarak... Tıpkı kitabın kapağındaki fotoğraf gibi... Biberyan böyle yaparak, aynı toprağı, aynı havayı, aynı suyu yıllarca paylaşmış, ancak gün geçtikçe cemaatleşmiş, cematleştikçe de birbirine yabancılaşmış, tabiri caizse artık birbirine dokunmaktan bile imtina eden iki halkı da anlatıyor sanki. İki halkın derin yalnızlığını... Bunu Ermeni'yi, Türk'ü değil, insanı odağına alarak yapıyor. Irmak Zileli'nin kitapla ilgili yazısında altını çok doğru bir şekilde çizdiği gibi:

''Yazar Ermeniliğini ya da Türklüğünü metnin 'tasarımcısı' yapmadığında ortaya insan çıkıyor.''

Zaven Biberyan, bu iki aileyi hiç buluşturmaz, onları yalnızlıklarıyla baş başa bırakırken, metne arada sırada girip çıkan ama varlıklarını sürekli hissettiren iki karakterle adeta ışık saçar. Sürekli sinemaya giden Madam Verjin ve aynı evi paylaştığı, her gün klasik müzik dinleyen, Beethoven'in 'muvman'larıyla coşan, kiracısı emekli öğretmen Kazım Bey. Koca romanda cemaatin boyunlarına doladığı yuları koparmış, kimlikleri dillerine vurmamış ve beyinlerini ele geçirmemiş, birbirlerine dokunan bir tek onlardır. Bir tek onlar umut aşılar...

Bir önceki yazımda, Leylâ Erbil ile bu kadar geç buluştuğum için hayıflandığımı dile getirmiştim. Zaven Biberyan için de - kendimi tekrar etme pahasına - aynı şeyleri söylüyor, kendi adıma harika bir keşif olduğunu vurguluyorum. Aras Yayıncılığın açtığı küçük pencereden Ermenice edebiyata bakmak, o pencereden içeri girmek için siz de Zaven Biberyan'a dokunun.

Aras Yayıncılık, 2012 (2. Basım)

Zaven Biberyan (1921 - 1984)

17 Ekim 2012 Çarşamba

Leylâ Erbil - Tuhaf Bir Kadın

Birbirinden farklı tekniklerle yazılmış, 'Kız', 'Baba', 'Ana' ve 'Kadın' başlıklı 4 bölümden oluşan ''Tuhaf Bir Kadın'', Leylâ Erbil'in 1971'de yayımlanmış ve 'bitirmediği' ilk romanı. Romanın ismi, bir kadının hem de tuhaf bir kadının hikayesini okuyacağınızı işaret etse de, kadın kimliğinin hem kadının kendisi hem de çevresi tarafından nasıl göründüğünden Türk solu ve halk arasındaki sürekli açık duran makasa, Türk solunun halkı bilinçlendirme uçarılığından Onbeşlerin (Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı) katline kadar farklı konulara eleştirel parmaklarla dokunan oldukça ilginç bir kitap.

Önce isimsiz bir 'Kız' ile tanıştırır okuru Leylâ Erbil. 'Sevgili günlük' gibi girişler ve tarih çentiği olmasa da bir günlüktür karşınızda duran. Şiir yazan bir üniversite öğrencisinin kaleminden eleştirel satırlar okursunuz. Evlilik kurumu, ataerkil aile yapısı ve onun bekaret bekçisi anneleri, kendisine 'Şaire' diye hitap eden, üsten bakan erkek egemen sanat çevresi ve bu sanat çevresinin ahlaki konumlanışı, okumuş-yazmış kesimdeki insan ilişkileri keskin okların hedefindedir.

Sonra ölüm döşeğinde denizci bir 'Baba' çıkar karşımıza. Onun iç sesini, yer yer de sayıklamalarını işitiriz, bilinç akışı tekniğiyle ve monologlarla örülmüş bu ikinci bölümde. Daha sonra 'Tuhaf Bir Kadın' olacak 'Kız''ın ismini (Nermin) de ele verir babanın ağzından dökülenler. Nermin'deki sol damarı soğuk gözlerle izleyen bir babadır, yatağa uzanmış ölümü bekleyen. Onun solculuğunda - kitabın sonunda Nermin'in aynadaki yansımasıyla tartışırken kendisinin de sorgulayacağı - 'insanları sevmeme' (misanthropy) görmekte ve onu 'babalar' gibi eleştirmektedir. Bu bölümde Karadeniz ağzıyla yoğrulmuş dilin okurda bıraktığı tadın tarifsiz olmasının yanında Onbeşler katline yapılan göndermeler de dikkat çekmeye değer. Babanın kendisi gibi denizci ağabeyinin hasbelkader tanımış olduğu Mustafa Suphi'nin öldürülüşünü bir saplantı haline getirişi, 'Suphi'yi kim öldürdü?' diye durmadan sorması, ölüm döşeğinde sayıklayan babanın geçmişine attığı oltaya sürekli takılır. Leylâ Erbil, edebiyatımızda pek görülmeyen bir biçimde Onbeşlerin katline ilişkin yeni bulguları romanının her yeni baskısına ekler.

Üçüncü bölümde yine Nermin oturur anlatıcı koltuğuna. Biraz daha büyümüş ve evli bir Nermin'dir bu sefer karşımızdaki. Anlattıklarından, olanların gerçek değil de - Elias Canetti'nin 'Körleşme'sine selamla - 'kafadaki dünya'da olup bittiğini hissedersiniz. Ölen babanın cenazesinin ardından evde toplanan muhafazakar bir sülale... Lenin'in duvarda asılı fotoğrafının yırtılmasından, sülale mensuplarının Nermin'in kılıç darbeleriyle doğranmasına kadar varıyor zihinde gerçekleşenler. 'Ana', son bölümde yine çarpıcı bir biçimde işlenecek ve eleştirilecek konuların - sol ve halk arasındaki geniş açı, halka bilinç aşılama - tohumlarını ustalıkla atıyor.

Ve son bölüm: 'Kadın'... Yine ters köşeye yatırır Leylâ Erbil. Bu sefer 3. tekil anlatıcıyla başlar, bilinç akışıyla devam eder! Solun kitleselleşmesi gerekliliğine olan inancı yüreğinde Nermin, halkı bilinçlendirme sevdasıyla bir gecekondu bölgesine taşınır eşiyle. Yazımın başında bahsettiğim Türk solunun halka bilinç aşılama uçarılığı onu gülünç hallere düşürür ve o her şeyin üstünde tuttuğu halkına bir türlü nüfuz edemez, onlarla bir türlü bütünleşemez. Sonunda da aynanın karşısına yerleştirir onu Leylâ Erbil.

Leylâ Erbil ile bu kadar geç tanıştığıma hayıflanıyor ve ''Tuhaf Bir Kadın'''ın bu sene okuduğum en iyi ve şu ana kadar buluştuğum en 'tuhaf' kitaplardan biri olduğunun altını kalın kalın çiziyorum.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011

Leylâ Erbil (1931 - 2013)
Related Posts with Thumbnails