26 Kasım 2012 Pazartesi

Romain Gary - Cennetin Kökleri

Sabırla bekledim "Cennetin Kökleri"'nin yeniden basılmasını. Ne zaman yeni kitaplar almaya yeltensem, bir umutla yokladım Can Yayınlarını. Yanıt ise hep aynıydı: 'Baskısı tükendi'. Mehmet Eroğlu gibi bir tanıdığım da yoktu ki sevdiklerine verdiği fotokopilerden  birini edinebileyim. Agora Kitaplığı duydu feryatlarımı, Eylül 2012'de ''Cennetin Kökleri'''ni tekrar çıkardı okurların karşısına ve 'Ubaba Giva'ya, yani fillerin atasına kavuştum sonunda.

II. Dünya Savaşı sonrası... Orta Afrika'da bir Fransız sömürgesinde Morel diye bir 'deli' çıkıyor ortaya elinde eski bir çantayla. Afrika fillerinin, nedeni ne olursa olsun katledişini protesto eden bildirilerle dolu bir çanta bu. Sadece bu bildirilerin altına bir imza istiyor insanlardan. Beyhude, beyhude... Dağlara vuruyor kendini Morel sonunda, fil avlayanları, fildişi ticareti yapanları vurmak için. Etrafında çevreci bilim adamlarından, Afrika'nın bağımsızlığı için uğraşan milliyetçilerden, sabıkalılardan ve Berlin'li hayat kadınlarından oluşan garip bir topluluk oluşuyor ve kısa zamanda doğaüstü bir nitelik kazanıp bir efsaneye dönüşüyor. Durumdan pek de mutlu olmayan Fransız Sömürge İdaresi, onu Afrika'yı birbirine katmakla görevli bir komünist ajan ilan ederken, Afrika'nın kara derili milliyetçileri Morel'i kendi davalarında kullanmanın peşinde koşturup duruyorlar. Oysa tek ve büyük bir derdi var onun: filleri sonuna kadar savunmak.
''Filleri ilk kez savaş sırasında düşünmeye başladım, Almanya'da tutsaktım o zamanlar. Çevremdeki nesneler arasında düşleyebildiğim en değişik şey onlar olduğundan belki de: Uçsuz bucaksız bir özgürlüğün simgesiydiler. Dikenli tel örgülere her bakışımızda ya da hücre hapsinde klostrofobiden ve kederden neredeyse ölmek üzereyken, Afrika'nın açık alanlarında karşı konmaz yürüyüşleriyle filleri düşünmeye çalışırdık. Kendimizi daha iyi hissederdik böylece. Aç, bitkin birer canlı olarak dişlerimizi sıkar, büyük, özgür sürülerimizi gözlerimizle izlerdik. Geniş kırların, tepelerin ötesine yürüyüşlerini görürdük. Bu canlı özgürlük kitlesi altında zeminin titreyişini duyardık sanki. O dev özgürlük simgesi, o doğal güzellik hep gözümüzün önündeydi ve her nasılsa, ayakta kalmamıza yardımcı oldu.'' 
Cennetin Kökleri / Romain Gary s. 51
''Cennetin Kökleri'''nin yazıldığı 1956'dan günümüze kadar, farklı semboller yükledi okurlar Morel'e ve fillerine. Tıpkı romanın içindekilerin yapmaya çalıştığı gibi... Dar ideolojik kalıpların içine dökülmeye çalışıldı, Gary'nin Morel ve filleriyle anlattığı hikaye. Kimi kolonyalizmin sonunu, Afrika'nın kurtuluşunu gördü onlarda. Kimi totaliter dünyanın tehdidi altında yok olmaya yüz tutmuş insanlığı sembolleştirdi belki de. Bazıları da inançsızlığın tırmanışa geçtiği bir günümüz dünyası varsayarak tanrının büyük bir izini gördü fillerin her koca adımında. Oysa Morel'in ağzından çıkanların işaret ettiği tek bir şey vardı: 'Uçsuz bucaksız bir özgürlük' ve bu 'kocaman' özgürlüğe sımsıkı sarılmış, onunla beslenen umut. Her şeye rağmen günün ışıyacağına duyulan sınırsız bir umut... İşte cennetin kökleri buydu kanımca.
''Cennetin kökleri yüreklerinde sonsuza dek yerleşmiş; ama yine de, köklerinden başka hiçbir şey bilmiyorlar cennete ilişkin...'' 
Cennetin Kökleri / Romain Gary s. 243
* ''Cennetin Kökleri'' 1956 yılında Goncourt Ödülü'yle onurlandırıldı. Ancak bir kere kazanılabilecek bir edebiyat ödülüdür bu. Oysa Romain Gary "kendisi olmaktan sıkılınca" bu sefer Emile Ajar mahlasıyla "Onca Yoksulluk Varken"i kaleme alır ve 1975 yılında bu ödüle tekrar layık görülür. Böylece Fransa'da bu ödülü iki kere kazanmış tek yazar olur.

Agora Kitaplığı, 2012 (1. Basım)

Romain gary (1914 - 1980)

6 Kasım 2012 Salı

Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Yüksekçe bir yerde hayal ediyorum Sevgi Soysal'ı. 70'lerin başı... Bir öğle vakti... Gözlerini kısmış Ankara'nın Yenişehir'ine bakıyor ve başlıyor birbirinden farklı karakterlerin öykülerini, birinin bittiği yerden diğerini başlatarak anlatmaya. Tezgahtar Ahmet, sevgilisi Şükran, emekli öğretmen Hatice Hanım, mirasyedi Necip Bey, banka memuru Mehtap, 'girişimci' Güngör, hukuk profesörü Salih Bey, eşi 'Cumhuriyet kızı' Mevhibe Hanım, kızları Olcay, oğulları Doğan, Doğan'ın arkadaşı, Olcay'ın sevgilisi, hukuk öğrencisi, solcu ve yoksul Ali, ayakkabı boyacısı Necmi, hayat kadını Aysel ve kapıcı Mevlüt... İnsanın içine doğduğu sınıfın onun karakterini, benliğini nasıl çevrelediğini, davranış kalıplarını nasıl belirlediğini, sınıfsal bağlarından kopamayan insacıkların içinde sıkışıp kaldıkları labirentleri, yaşadıkları bocalamaları, ikiyüzlülüklerini, saydığım bu bambaşka tiplerle, özellikle de Olcay, Doğan ve Ali üçgeninde öyle ustaca işliyor ki Sevgi Soysal.

Ve 'o her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenlerin sezmediği, sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişcesine sallanan kavak'... Fonda hep o ve onun tedirginliği var. Neyin metaforu bu kavak diye sorup duruyorum kendime, yoruyorum kafamı sürekli. Devrilmesiyle, kendisini kökünden kurutan yozluğu, her yanıyla çürümüş sistemi, kendisiyle birlikte ortadan kaldırabilecek midir? Düşüşü, böyle gelmiş böyle de giden devranda bir yarılma, Yenişehir'deki öğle vaktinin her günün temsili yeknesaklığında bir kırılma, insanlarda bir farkındalık yaratabilecek midir? Oysa kavağı neyin, daha doğrusu kimin üstüne yıkıyor Sevgi Soysal? Kafamda tüm naifliğimle kurduğum metafor da kavağın altında kalıyor.

Ne kadar oldu "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"'ni okuyalı? Okuduklarım hakkında - bırakın başkasına, kendime bile doğru düzgün - kelam etmediğim / edemediğim zamanlardı ve hafızamda kalmış kırıntılarla bugün düşündüklerimi karşılaştırdığımda, Tezer Özlü'nün kalemiyle "özgürlüğün, bağımsızlığın, aydınlık düşüncenin, mutluluğun yollarını açıp gösteren" Sevgi Soysal'ı şimdi çok daha net görüyor, Yenişehir'de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir öğlen, devrildi devrilecek çürümüş kavak, çok daha görünür bir iz bırakıyor 'sol memenin altındaki cevahir'de.

İletişim Yayınları, 2007 (5. Basım)

Sevgi Soysal (1936 - 1976)

1 Kasım 2012 Perşembe

Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

Yüksek 'volume'da Ferdi Tayfur çalar mıydı bizim evde? O kendine has, ağlak ve bir o kadar titrek ses kulaklarımda bangır bangır bangırdadı mı hiç? Geçmişe dalıp gidiyorum da, oltaya daha çok 'Akşam Güneşi' ve 'Yalnızım Dostlarım' takılıyor. Aile repertuarının arabesk kanadında Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses öne çıkıyor. Sahne onların! Ferdi Tayfur ile tanışmamı ise müzik kutusuna değil başka bir kutuya, gün geçtikçe daha da aptallaşan aptal kutusuna borçluyum. Daha açık yazmam gerekirse Ferdi'nin sesi gibi salya sümük Türk filmlerine...

Ütü yapmayı - hala - çok seven canım annemin bir numaralı yoldaşıydı Yeşilçam. Bir de koltuğun bir köşesine sessiz sedasız ilişen bendeniz. Ütüden çıkan buharın buğulandırdığı camlara, kah adaşı Türkan Şoray'ın akıttığı gözyaşları vurur kah Cüneyt Arkın'ın silahından çıkan kör bir kurşun isabet ederdi kaşla göz arasında. 'Selvi Boylum Al Yazmalım'ı mest olmuş bir biçimde sonuna kadar getirip rahatlamışken, 'Kadir İnanır mı Ahmet Mekin mi?' sorunsalı çıkardı karşımıza pat diye. Önce gözlerimizin içine bakar, sonra da üçüncü bir yolun olabileceğini aklımıza bile getirmeden sorardık sessizce: Hangisi Asya? 'Dönüş'ü Seha Okuş'un müthiş sesi eşliğinde duygulu duygulu seyrederken bilebilir miydik hayatın beni de Almanya'ya sürükleyeceğini ha güzel annem? Bunlar şanslı günümüzdeysek başımıza gelenlerdi elbet. Bazen de - kör talih - Ferdi Tayfur belirirdi ekranda. Başlardı haykırmaya. Daha doğrusu ağlamaya. Yani ben öyle zennederdim. İşte böyle öğrendim 'Huzurum Kalmadı'yı, 'Batan Güneş'i, 'Merak Etme Sen'i. Sonra mı? Sonra da çok merak etmedim kendisini ne yalan söyleyeyim.

Farkındayım; Ferdi ve bangır bangır çalışı dışında tek kelam etmedim, - neredeyse - yaşıtım Mahir Ünsal Eriş'in yazdıklarıyla kesişen. Ama, - neredeyse - yaşıt olmamız ve sımsıcak öyküleri sebep oldu geçmişi anmaya, - Oğuz Atay'ın unutulmaz öyküsü 'Unutulan'a selamla - tavan arasına kaldırıp yalnızlığa terk ettiğim çocukluğumu - en azından bir kısmını - gün yüzüne çıkarmaya. 

İletişim Yayınları, 2012 (2. Basım)

Mahir Ünsal Eriş (1980 - )
Related Posts with Thumbnails