31 Aralık 2013 Salı

Deniz oğlan

Başıboş bıraktım seni sevgili kütüphanem. Kitap oku(ya)mayınca yazacak bir şey olmuyor buraya haliyle.

Bir süredir günler pış pış yapmakla, pırt ve gak guk sesleriyle ve o seslere eşlik eden sevinç tezahüratlarıyla, alt değiştirmekle, gecenin bir yarısında bölünen uykularla, göz altlarında biriken halkalarla geçiyor. Zombilere dönüyorum gün içinde. O melek yüzün, koynumda soluk alıp verişin gözlerimin önüne gelince de Deniz oğlan, her şey silinip gidiyor...

2014 ile birlikte yeniden okumak ve yazmak dileğiyle... Hepinize mutlu, huzurlu ve bol kitaplı günler!


4 Ağustos 2013 Pazar

Aslı Tohumcu - Taş Uykusu

Yüksekçe bir yerden, herhangi bir şehir meydanına baktığınızı hayal edin gözlerinizi kapatıp. Meydanın kalbinde küme küme insanlar... Kimileri ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, kimileri koyu bir sohbetin içinde... Kimileri de yalnızlığının tadını çıkarıyor, kafasını saran koca kulaklıktan yayılan ezginin eşliğinde... Koşaradım, aceleyle karışıyor kalabalığın içine bazıları meydanın bir ucundan; bazıları da aheste aheste, etrafın keyfini çıkara çıkara, gördüğü güzelliklere şaşıra şaşıra... İşini bitirenler ya da göreceğini görenler de terk ediyorlar öbür ucundan meydanı. Şehrin kılcallarına, ara sokaklarına yayılıyorlar. Belki de başka bir meydana gitmek için...

Minyatür bir şehir meydanı gibi değil midir belediye otobüsleri? Yerinde duramayan, bir duraktan öbürüne salınıp duran bir meydan ama... Dolup dolup boşalan, çoğunlukla tıklım tıkış... Her kesimden, birbirini tanımayan onca insan bu 'yürüyen kamusal alan'a biniyor ön kapısından, 5 dakikada bir - sanki otobüste hiç kadın yokmuş gibi - tekrarlanan 'ilerleyelim beyler!' serzenişleri eşliğinde birkaç adım atıyor atabilirse, otomatik kapının ona çarpmamasına dikkat ederek dikiliyor merdivenlerde, varacağı yere varınca da iniyor oturgaçlı götürgeçin ön ya da orta ya da arka kapısından. Çoğumuz için bir sıkıntı vesilesi ya da - nötr bir ifadeyle - bizi A noktasından B noktasına taşıyan bir araç olsa da belediye otobüsleri, A ve B arasında geçen süre, yolculuğun kendisi rengarenk değil midir aslında? ''Memleketimden İnsan Manzaraları''... Merak etmez misiniz onca insanın aklından nelerin gelip geçtiğini? Kuyruklarını birbirine değdirmeden dolaşan tilkileri? Düşüncelerini okumak istemez misiniz kimi zaman? Hikayeler uydurmaz mısınız kafanızdan?

İşte tam da bunu yapıyor Aslı Tohumcu. Atlıyor bir belediye otobüsüne ilk durağından, mekana hakim bir koltuğa çörekleniyor ve başlıyor insanların düşüncelerinde dolaşmaya, onların iç seslerini bize duyurmaya. Temizlikçisi, öğrencisi, gazetecisi, emeklisi, yaşlısı, genci... Onların acıyla yoğrulmuş, şiddetle iç içe, cinnete meyilli hayatlarından yola çıkarak koca bir toplumun halet-i ruhiyesini gözler önüne seriyor. Tek bir umut ışığı bile sızmıyor onca insanın aklından. Öyle ki, okurken, 'Hiç mi mutlu insan yok bu ülkede?' diye sormadan edemiyorum kendime. Sormanın da bir anlamı yok aslında... Öyle olmadığı değişik kanallarla bize sürekli yutturulmaya çalışılsa da, hapı yutmuş, taş uykusunda, nereye toslayacağı belli olmayan koskoca bir otobüs bu ülke. ''Bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi!'' Tezer Özlü'nün dediği gibi...

Ben maalesef öyle yapamamış olsam da, otobüste okumanızı öneriyorum ''Taş Uykusu'''nu. İlk duraktan son durağa kadar bitirebileceğiniz bir uzunlukta zaten. Tabii, okumayı bırakıp, etrafınızdaki yılgın suratlardan kendi otobüs hikayenizi yazmaya başlamazsanız...

Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011 (2. Basım)

Aslı Tohumcu (1974 - )

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Leylâ Erbil - Kalan

Leylâ Erbil’in bu kitabı bir roman değil, bir anlatı. Düz yazı olarak görülse de aslında şiirsel. Leylâ Erbil, daha önce tanıttığım yeni basımları yapılmış eski kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da noktalama işaretlerini kendince kullanma serbestisinde sınır tanımıyor. Kitapta en çok kullanılan noktalama işareti virgül, en az kullanılan noktalama işareti ise nokta (kitabın pek çok iki sayfasında tek nokta var). Ancak noktalama işareti kullanmadaki bu özgünlük/özgürlük’ün metnin akıcılığını hiç bozmaması Leylâ Erbil’in ustalığını ve üslubunun sağlamlığını gösteriyor.
Leylâ Erbil’in serbest nazım yazılmış, otobiyografik ögelerle dolu bu anlatısında Hz. İbrahim ve islamda kurban konusu döne döne işlenmiş ve okurun kurban konusuna dikkati gündelik  hayattan analojilerle çekilmiş. Kitapta yeralan ve AA’nın geçtiği şu haber ne demek istediğimi açıklamaya yeterli olacaktır. “samsun amasya’da gördüğü rüyanın etkisinde kalan bir adam iki çocuğunu pencereden attığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Ruhi bunalım geçirdiği sanılan adam, hz. muhammed’i rüyamda gördüm, bana çocuklarını aşağıya at, dedi.”
Kitap hakkında, Leylâ Erbil’in üslubuna öykünerek, çok iyi bir yazı yazmış olan Ali Mert’in deyişiyle manzum roman yazarımız Leylâ Erbil, anlatının baş kahramanı lahzen’in çocukluğundan başlayarak bu topraklarda yaşamış olanlardan kalanların izini sürerken kendi yaşam sürecinde hayatı paylaştığı ve artık ya yerin altında kalan ya da başka diyarlara göçettiklerinden buralarda kala(maya)n her dinden, her ulustan İstanbullunun yarattığı insani ve kültürel zenginliği acıyla ve özlemle gözler önüne seriyor.
Kalan, bir insan ömrüne sığmış 6-7 Eylül’ü, 12 Mart’ı, Bahçelievler Katliamını, Kahramanmaraş Katliamını, 12 Eylül’ü, Madımak Yangınını yaşamış bir aydının hala dipdiri duran umudunu anlatıyor, okuyucuya umut ve direnç aşılıyor:
''ve bir gün çat diye kapı vurulsa,,,içeriye şişman, mavi gözlü, kocaman kalçalı bir kadın girse,,, ben rosa tanımadın mı beni lahzen diye kucaklasa beni,,, ağlaşsak,,, artık buraya döndüm dese,,, kahkahalar atarak kadeh kaldırsak,,, lahzen ne güzel gülüyorsun dese bana zeyyat,,, sonra rosa'ya hadi zeyyat'a farandola öğretelim, unutmadın değil mi desem,,, hiç unutur muyum dese o da,,, böylece sonuna kadar üçümüz bir arada onun gelmesini beklesek,,, kimin dese rosa,,, devrimin desem,,, devrim mi!? diye şaşsa,,, hala mı dese,,, evet hala desem,,, öyle ise bir şeyler yapmaya başlamalıyız dese rosa,,, olur yaparız değil mi zeyyat desem,,, elbette yaparız ölmedik ya dese...'' Kalan, s. 228 
İnsanlarımıza, edebiyatımıza kattıkları nedeniyle Leylâ Erbil’in saygın anısı önünde minnetle eğilirken yazımı soL Gazetesi yazarı Asaf Güven Aksel’in Pazar yazısının  (http://haber.sol.org.tr/yazarlar/asaf-guven-aksel/sokaklar-size-benzerken-nereye-leyla-hanim-76721) başlığı ile bitireyim: ''Sokaklar size benzerken, nereye Leylâ Hanım?''

İş Bankası Kültür Yayınları, 2012 (5. Basım)

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Leylâ Erbil - Üç Başlı Ejderha

"İstanbul'da hemen hemen her sokak her cami her insanın vardır yeraltında birkaç kökü,,, başı da,,, çok başlı çok köklü bir yaratık,,, saymazsak da en eskileri,,, Vaftizci İoannes Kilisesi İmrahor Camii,,, Hagia Theodosia Kilisesi Gül Camii olmuştur,,, her şey üst üste,,, belki de içi içe ve dış dışa,,, zamansızlığa uğratılılır insanın tarihi,,, yetişemezsiniz,,, değişmiş,,, gökyüzünden gayri,,,"
Üç Başlı Ejderha / Leylâ Erbil s. 4

Uygarlık denen, üzerinde durmaksızın ilerlenen o düz çizgi... Yıkar geçer ardında kalanı, yağmalar tüm şiddetiyle... Bununla da yetinmez... 'Abis'e, 'dipsiz'e atar öncesini; bir daha yüzleşemeyeceklerini, kıyımları, linçleri gayya kuyusuna gönderir. Ve o dipsiz kuyuya atılan her taş, bir unutmadır aynı zamanda. Zamansızlığa uğratılan, unutandır, uygarlaştırılan insan. O taşlar da birike birike, adil olmayan her şeyin artık doğal sayıldığı, kan gövdeyi götürürken panayır yerine döndürülmüş bir dünya, sakat bırakılmış bir 'biz-halk' çıkarır ortaya.

Oğlunu işkencede yitirmiş, delirmenin eşiğinde - belki de çoktan delirmiş - bir annedir anlatıcıİstanbul'daki en eski Yunan sütunu, 3 yılanın birbirine dolanmasından oluşmuş bir sarmal, "Üç Başlı Ejderha" girmiştir hayatına. O olmuştur pusulası... Bir de ne olduğunu ancak metnin sonunda anlayabildiğimiz kalbinin üstündeki varak. Odur bir tek unutmayan, gayya kuyusundaki taşları bir bir yukarı çeken. Bir kentin, nesiller boyu, uygarlık merdiveninde basamak atladıkça, nasıçiğnendiginin, yağmalandığının, yas ve kin biriktirdiğinin simgesidir, son durağı Sultanahmet Meydanı'ndan kente gözünü dikmiş, taşına taşınabudana budana, başı koparıla koparıla ancak 5 metrelik bir kısmı ayakta kalabilmiş "Üç Başlı Ejderha". Roma'dan Bizans'a, Fatih'ten uygarlık zincirinin son halkası günümüz Türkiye'sine hemen hepsi canını yakmıştır - doğrusu canına okumuş olmalı - hem insanının hem de bu koca coğrafyanın. Talan, katliam hiç hız kaybetmemiştir. Hafızasızlaştırmayla kol kola... 

Ve varak çıkar metnin sonunda ortaya. Hiçbir şeyi unutmayan diye nitelediğim anlatıcının kalbinde taşıdığı. Bir gazete kupürüdür aslında. Oğlunun ölümüyle ilgili bir haber zannedersiniz. Oysa Maraş Davası tutanaklarından bir parça, ailesinden altı kişinin katledilişine tanık olan Leyla Ünver'in ifadesidir kalbinin orta yerinden çıkıp karşınıza dikilen. Donuk bir şapşallıkla çevirmeye çalışırsınız bu kısacık metnin son sayfasını.

"Üç Başlı Ejderha", unutmamayı salık veren, günümüzün sakatlanmış insanını gözler önüne seren, okunması elzem bir kitap. Henüz içindeki "Üç Başlı Ejderha"'dan bağımsıdiğer metinden, "Bir Kötülük Denemesi"'den hiç bahsetmesem de... Leylâ Erbil okumak, onu anlamaya çalışmak, işaret ettiklerini görebilmek, onun çok katmanlı yazınında yolunu kaybedip kaybedip bulmak eşsiz bir deneyim.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2012 (1. Basım)

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

18 Nisan 2013 Perşembe

Dino Buzzati - Tatar Çölü


''...barbarlar hala görünmedi. 
Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa 
barbarlardan bir iz yokmuş ortalıkta. 
Peki, şimdi halimiz ne olacak barbarlarsız? 
Onlar bir çeşit çözümdü bizim için.” 
Barbarları Beklerken / Kavafis


Barbarlar bir çözümdü genç Teğmen Drogo için de. Tatar Çölü sınırında, ne kuşun uçtuğu ne de kervanın geçtiği Bastiani Kalesi'nde...
''On beş yıl teğmenim, on beş lanet olası yıldır burada ve hala o en bilinen hikayeyi anlatıp duruyor: Ben geçici olarak buradayım, her an gidebilirim... Halbuki asla gidemeyecek... O, alay komutanı albay ve daha pek çoğu ölene değin burada kalacaklar; bu bir tür hastalık, dikkatli olun teğmenim, siz ki yenisiniz... İlk fırsatta gidin, onların çılgınlığına yakanızı kaptırmayın.''
Kaptırıyor yakasını Giovanni Drogo. Bekleyip duruyor onların gelmesini. Hergün yeni bir gerekçeye, beklentiye tutunarak, umudunu bir an olsun yitirmeden... Uçsuz bucaksız çöle dikiyor gözlerini, bir kıpırtı, bir hareket görmek için yanıp tutuşuyor. Tatarlar saldıracak, düşmanla yüzyüze gelecek, şanlı, şerefli bir hayatın sahibi olacak böylece. Halbuki barbarlar hala görünmedi Kavafis'in yazdığı gibi, barbarlar hiç görünmüyorlar, bir iz bile yok onlardan! Bir ömür, ömürler geçip gidiyor bu uğurda. Zaman elini hepsinden daha çabuk tutuyor, hiçbirine yeniden başlama imkanı tanımadan...

Neler neler çağrıştırıyor, 20. yüzyılın önemli romanlarından biri olan ''Tatar Çölü''. Yaratılan bir düşman figürü, bununla motive edilen, korkutulan, sonucunda bayrağa selam vermeden uçup giden kuşa bile nefret kusan bir toplumu... Edilgen bir hayata, kendi inşa ettikleri kalelere sıkışıp kalmış, hapsolmuş insancıkları... Alışkanlıkların sağladığı kolaylıklara kendini bırakmış, ömrünün gözünün önünden kayıp gitmesine müsaade etmiş bizleri, her birimizi...  Tüm bunların yanında, içimizde varlığını sürekli sürdüren cevheri... Umudu... O var olduğu sürece sürdürülebilen hayatları...

Sorgu yargıcınız oluyor ''Tatar Çölü''. Daha ne kadar bekleyeceğinizi sorup sorup duruyor. Halbuki beklemeyince, korkmayınca özgürleşiyor insan. Tıpkı Kazancakis'in dediği gibi...

İletişim Yayınları, 2012 (11. Basım)

Dino Buzzati (1906 - 1972)

1 Nisan 2013 Pazartesi

Füruzan - Parasız Yatılı

''Anne, saygılı sordu:
- Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.  
Hademe kadın ilgisiz,
- Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.''
Parasız Yatılı / Füruzan s. 106, 107


Ne kadar çok göstereni vardır yoksulluğun. Kimi zaman söze dahi gerek yoktur. Yırtık, altı delik pabuçlar, pamuklanmış, sürekli giyilmekten tiftik tiftik olmuş bir kazak, kara kışın ortasında sırta atılmış kendini bile ısıtmayan incecik, yamalı bir ceket, üzerinde gün ola harman ola yazan, Mercan Usta* 'nın elinden çıkma bir boyacı sandığı, 'Haraç'taki meşhur, üşümemek için evde ne bulursa üstüne geçiren Servet'in, çarşı pazar aranıp dururken eteklerinin altından sarkan renk renk parçalar... Bunlar yeter de artar anlamanıza. Kimi zaman da iki kelime yan yana gelir, hemen ardlarına da yoksulluğu ularsınız otomatik olarak. Karşınızdaki parasız yatılı sınavına yetişmek için gün ağarmadan yola çıkanlar, erkenden yerlerini alanlar ise, bilirsiniz ki onların hayatları gerçekten hem parasız hem de yatılıdır, yoksulluk yazar alınlarında. Ya da bir Ahmet Telli şiirine değer gözünüz, aynı şeyi tersinden de söylersiniz.
''Her yoksul biraz 
parasız yatılılık taşır içinde''
Sonra da Füruzan ile buluşursunuz... Tutar ellerinizden götürür sizi onlara. Sevgisizlikle, yalnızlıkla, yoksullukla yoğrulmuş hayatlara... Çocuğuyla başbaşa kalmış annelere, itilmiş, efendilerine karşı boynu bükülmüş kadınlara, ağarmış önlükleriyle çocuklara... Büyük denizlerde boğulmaktan korkanlara... Küçük şeylerden mutluluk çıkaran muhacir bir aileye... Ki herbiri iç burkan öykülerden oluşan bu kitabın bana en çok dokunanıdır, topraklarından kopup gelenlerin, yeni yurtlarına tutunmaya çalışanların anlatıldığı ''Edirne'nin Köprüleri''. Ah Hala Adile! Onun dilinden dinlemek varolma mücadelelerini, artık hiç güneş, hem de bir ağaç görmeyen oğlu Hasan'ı, gelini Zehra'yı, hemşehrilerinin ziyaretiyle pır pır eden yüreklerini, bir bayram türküsüyle el ele verip hora tepmelerini... Aslında öyle bir zenginliktir ki yoksullukları...

Kendisiyle yapılan bir söyleşide 'Kadın kahramanlarım, ötekiler ve o güzelim çocuklar ellerimden tuttular; birlikte yürüdük, yürüyoruz,' diyor Füruzan. Ve 40 yılı aşkın bir süredir yaşıyor ''Parasız Yatılı''. Soluk alıp veriyor, okundukça büyüyerek, çoğalarak. 

* Mercan Usta'yı tanıyor musunuz? Sait Faik Abasıyanık'ın ''Son Kuşlar'''ından çekip çıkarın onu, buluşun onunla.

Yapı Kredi Yayınları, 2012 (30.Basım)

Füruzan (1935 - )

29 Mart 2013 Cuma

Zaven Biberyan - Babam Aşkale'ye Gitmedi

''O günler hiç unutulmayacak. Hiçbir kalem bunları gerçek anlamda yazma cesaretini gösteremedi. Biberyan denedi ve başardı.'' 
Sarkis Keçyan Zanku
Zaven Biberyan, odağına birbirine dokunmaktan bile imtina eden iki komşu aileyi alarak, yalnızları, cemaatleşen, cemaatleştikçe birbirine yabancılaşan iki halkı anlatıyordu ''Yalnızlar'''da. ''Babam Aşkale'ye Gitmedi'''de ise bireysel bir yalnızlaşmayı, kabuğuna çekilmeyi taşıyor sayfalara.

II. Dünya Savaşı sırasında çıkarılan bir vergi... Piyasadan gayrimüslimlerin sökülüp atılması, sermayenin bir cepten alınıp bir başka cebe bir anda aktarılması... Ödemek zorunda bırakıldıkları yekünle baş edemeyenlerin Aşkale'ye yollandığı, orada zorunlu çalışmaya tabi tutulduğu o günler...

Diran, bir baba... Aşkale'ye gitmemek için varını yoğunu elden çıkarmak zorunda kalan, Varlık Vergisi'nin altında unufak olan... Baret, bir oğul... Üç buçuk yıllık zorlu Nafia askerliğinin ardından geri dönen, - kendisi dahil - hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan... Varlık Vergisi'nin yumruk gibi indiği günlerde, hızla değişen toplumsal ve ekonomik koşullara uyum sağlayamayan, içinde yaşadığı çatışmalarla baş edemeyen, kendisini zamanın kollarına ya da zamanın acımasızlığına bırakan, giderek yalnızlaşan, çevresine yabancılaşan...

Bir aynanın karşısına geçiriyor Baret'i sanki Zaven Biberyan ve yaşadığı dayanılmaz iç sıkıntısını, tedirgiliğini, boşlukta salınıp durulmasını öyle hakiki bir biçimde yansıtıyor ki okura... Ruhunun dehlizlerinde yol alırken, Baret'in omuzları sizin omuzlarınız oluyor ve öfkesinin altında siz de kalıyor, o yükü siz de taşıyamıyorsunuz. Kendinizi onunla beraber direnmeden dipsiz kuyuya bırakıyorsunuz.

En az ''Yalnızlar'' kadar iyi bir roman olduğunu düşündüğüm ''Babam Aşkale'ye Gitmedi'',1970 yılında Mırçünneru Verçaluysı (Karıncaların Günbatımı) adıyla, Ermenice basılan Jamanak gazetesinde 294 gün boyunca parçalar halinde yayımlanıyor. Biberyan'ın ölümünden ancak birkaç hafta önce, 1984 yılında kitap haline getiriliyor ve Aras Yayıncılık Türkçe'ye çevirene kadar haberimiz bile olmuyor bu kitaptan maalesef. Bir kez daha teşekkürler... 

Aras Yayıncılık, 2000 (3. Basım)

Zaven Biberyan (1921 - 1984)

23 Mart 2013 Cumartesi

Sevgi Soysal - Şafak

''Benim için bir tecrübeydi. Yazıyorum, bundan da memnunum. Çok şey gördüm. Bize adi ya da siyasi mahkum muamelesi yapılmadı. Bize savaş tutsağı muamelesi yapıldı. Ve bu bize zaman zaman söylendi de... Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık. Hala hayatta olduğumuza sevinmeliydik. Ya da bize yiyecek bir şeyler verdiklerinde...İnsan muamelesi gördüğümüz için dua etmeliydik. İkincisi asker gibi davranmak zorundaydık. Ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.''
12 Mart... Hem sanık hem de tanık Sevgi Soysal, böyle dillendiriyor yaşadıklarını... ''Şafak'''ta, sanıklıkla kol kola giden bu tanıklığı, 12 Mart olgusunu, bu olgunun toplum ve birey üzerindeki derin etkilerini yetkin bir biçimde yazıya döküyor. 

Önce Baskın... Adana'da bir ev... Kapı tekmelendiği an deklanşöre basıyor Sevgi Soysal. Evdeki herkes sığıyor fotoğraf karesine... Adana'da sürgünde bulunan Oya, avukat Hüseyin, Hüseyin'in Selimiye'den salıverilen öğretmen kardeşi Mustafa, evinde misafirlerini ağırlayan, tekstil fabrikasında işçi, Hüseyin ve Mustafa'nın dayıları Maraşlı Ali, komşu Ekrem, milliyetçi hassasiyetlerle yetişmiş bacanak Zekeriya... ''Yenişehir'de Bir Öğle  Vakti'''nin 'devrildi devrilecek kavağı'nın yerini, 'ha oldu ha olacak baskın', onun tedirginliği alıyor sanki... Bakıyor çektiği fotoğrafa Sevgi Soysal ve her birini, tek tek, geçmişlerinden alıp o 'an'a, fotoğraftaki her birey için farklı bir anlamı olan baskın anına ilikliyor. Gürültüyle kırılıyor kapı ve evin erkekleri, sürgün Oya ile birlikte çıkarılıyorlar dışarı. Emniyete götürülüyorlar... Belirsizliğe...

Sonra Sorgu... - Özellikle - iki kişiyi cımbızla çekiyor fotoğrafın içinden Sevgi Soysal. Oya ve Mustafa'yı... Ve 'çifte sorgu' başlıyor. Bir yanda düzene karşı çıkış ve sonucu düzen tarafından zalimce sorgulanma, diğer yanda da ilkiyle yan yana ilerleyen iç sorgu, iç hesaplaşma... Clichélerin, tekrarların tuzağına düşmeden, ikisini de tutkuları, zayıflıkları ve özlemleriyle o kadar başarılı bir biçimde aktarıyor ki Soysal, ''Şafak'''ı sadece 12 Mart romanı yapmayan, yazıldığı dönemin ötesine götüren de bu oluyor kanımca. Oya'nın tek başına kapatıldığı hücrenin karanlığında, sabah ne olacağını bilmeden kafasından geçenler, gece boyunca süren, belki de diğerinden daha acımasız iç hesaplaşma, öz eleştiri; Mustafa'nın karısını düşündüğü, onu, ilişkilerini kafasında akıttığı anlar o kadar insani ki...

Ve Şafak... Gün ışıyor her şeye rağmen... İhbar asılsız çıkıyor, hepsi bırakılıyorlar.

Everest Yayınları'nın bir 'Unutulmayan Kadınlar Dizisi' var. Sevgi Soysal için de yazılmış bir kitap göz kırpıyor aralarında. ''Yaşasaydı Aşık Olurdum'' isminde... Aynısını söylemem basitlik midir?

İletişim Yayınları, 2011 (6. Basım)

Sevgi Soysal (1936 - 1976)

3 Mart 2013 Pazar

Sevim Burak - Yanık Saraylar

Sevim Burak'ın oğlu A. Karaca Borar'a yazdığı mektuptan bir parça:
“Buradakiler homurdanıyorlar “ne biçim edebiyat?” diye ama işte, ben onlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım - Toplumsal öykülere, başı sonu ortası olan ezber gibi okunacak ya da ille de Türkiye'nin bir gerçeğini ortaya çıkartacak - idealist - öyküler geçerli - Ben böylesini yazamam… Onun için lütfen ve lütfen anla ki, çok zor bir ortamla karşı karşıyayım.” 
Geçenlerde Leylâ Erbil'in ikinci öykü kitabı ''Gecede'' ile ilgili bir yazı okumuştum Uzun Hikaye'de. Yazıda, ''Gecede'''nin ilk baskısını yaptığı 1968'ten bugüne, sadece 6 kez tekrar basıldığı vurgulanıyor; buna dayanarak kitabın okurların gündemine pek girmediği ve daha çok akademinin ilgisine mazhar olduğu sonucuna varılıyordu. ''Yanık Saraylar'' için de benzer şeyleri yazmam yanlış olur mu? ''Gecede'''den 3 sene önce ilk baskısını yapıyor ''Yanık Saraylar'' ve elimdeki de - şansa bakın ki - 6. baskısı. - Neredeyse - 50 senede sadece ve sadece 6 baskı!..

Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ay Ya Rab Yehova, Ölüm Saati... Bu altı öyküden mükellef ''Yanık Saraylar''. Satırlar kayıyor, harfler büyüyüp küçülüyor; cümleler, sanki Burak sayıklıyormuş gibi birbirini tekrar ediyor, bazen de noktasız kaldıkları için nihayetlenmiyorlar öyküler boyunca. Hepsinde de düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar inenlerin, yalnızların, ölümün, çekildiği köşede bir başına ölümü bekleyenlerin dili oluyor Sevim Burak. Pencere'de iki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekleyen bir kadınla tanıştırıyor beni. Bir pencereden öbür pencereye gidiyor kadın sürekli ve karşı terasta, kaygan adımlarla yürüyen kadının aşağıya atlamak için ondan bir işaret beklediğini düşünüyor. Aslında terastaki kadın da onu gözlüyor, birbirlerini buyur ediyorlardır ölüme. Ve an geliyor, iki kadın birbirinin aynadaki yansımasına dönüşüyor, sanki tekleşiyorlar. Beklenmeyen oluyor; terastaki değil, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçse kurtulacağını düşünen kadın gürültüyle düşüp parçalara ayrılıyor. Sedef Kakmalı Ev'de yıllarca dört duvar arasında kalmış bir kadın ölüme gidiyor. Son öykü Ölüm Saati'nde ise genç Sevim ölüme her geçen saniye yaklaşan yaşlı Sevim'e duyurmaya çalışıyor sesini. Hep ölüm var Sevim Burak'ın öykülerinde. Ve yalnızlık...

Farklı kurgusu ve diliyle, görsellikle yoğrulmuş biçimiyle, kendini kolay ele vermeyen, yoğun imgeleriyle anlaşılması, takip etmesi zor bir kitap oldu benim için ''Yanık Saraylar''. Hatta zaman zaman beni öfkelendiren, anlayamamanın faturasını yazara yükleten cinsten... Nasıl olsa geleneksel biçimlere başkaldıran, beni deliler anlar, diyen; dünyasını yalnız aklını yitirmişlerle paylaşan, aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere, delilere yazan bir yazar vardı karşımda değil mi? Topu ona atmak, 'bu ne biçim edebiyat?' diye çemkirmek ne kadar kolay!

Yapı Kredi Yayınları, 2012 (6. Basım)

Sevim Burak (1931 - 1983)

17 Şubat 2013 Pazar

"Gâvuru gitti, mahallesi kaldı..."

"Uso'nun bitip tükenmek bilmeyen çan seslerine, yakındaki Şeyh Matar Camii'nin müezzini de 'ya sabır, ya sabır' diyerek katlanıyor, sonunda o da görevini hatırlayıp, tarihi Dört Ayaklı Minare'den sesleniyordu:
'Allahu ekber, Allahu ekber!..'
'Ding-dong, ding-dong!..'
'Allahu!..'
'Ding!..'
'Ekber!..'
'Dong!..'"

Aras Yayıncılığın açtığı büyük pencereden içeri Zaven Biberyan ile girmiştim. Onun "Yalnızlar"'ı ile adım atmıştım, kadim bir halkın edebiyatına. Mıgırdiç Margosyan ile devam ediyorum şimdi. Elimden tutup çocukluğunun Diyarbakır'ına, Hançapek'e yani "Gâvur Mahallesi"'ne götürüyor beni Margosyan. Diyarbakır Ermeni cemaatinin son göç dalgasıyla sessiz bıraktığı Surp Grigos Kilisesi'ne, 4 dilin (Ermenice, Kürtçe, Zazaca ve Türkçe) birden konuşulduğu, artık yerinde belki de yeller esen bir eve ve bugün yok olmuş bir kültürel çeşitliliğin nefes alıp verebildiği zamanlara...

Ve başlıyor anlatmaya. Hani toplanır ya tonton bir masalcı dedenin etrafına küçücük çocuklar... Dört açıp kulaklarını, dört gözle dikkat kesilirler ya... Bal damlıyordur ağzından çünkü yaşlı adamın. Margosyan da işte öyle betimliyor "Gâvur Mahallesi"'ni, öyle anlatıyor oradaki yaşamı ve sakinlerini. Masal gibi... Kure Mama'yı, Haço'yu, Dikran'ı, Nazar'ı, Tumas'ı, dişçi Ali'yi... Yediklerini, içtiklerini... Uğraşlarını, birbirleriyle ilişkilerini... Mahallenin sıcaklığını... Ermeni, Kürt, Türk, Süryani, Keldani, Yezidi... Neşeleri ve hüzünleriyle nasıl bir arada yaşadıklarını... Bir dili öbürüne ekleyerek, dilleri birbirlerine karıştırarak... 

Şimdi 'gâvursuz' bir mahalle oralar. Mıgırdiç Margosyan'ın dediği gibi: 'Gâvuru gitti, mahallesi kaldı...'

Not: Aras Yayıncılık bundan birkaç ay önce yeniden armağan etti biz okurlara Margosyan'ın kitabını. ''Üç Dilde Gâvur Mahallesi'' adıyla... Türkçe, Kürtçe ve Ermenice olarak... 

Aras Yayıncılık, 2012 (15. Basım)

Mıgırdiç Margosyan (1938 - )

7 Şubat 2013 Perşembe

Birgül Oğuz - Hah

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Cemal Süreya

Bir daha hiç giyilemeyecek bir parka... Duvara asılmış, yapayalnız kalmış artık. Ölüp gidenin ardında bıraktığı şeylerden biri sadece... Asıldığı çıplak, soğuk duvarı ısıtmaya çalışan... Öleni anımsatan... Yanlış söylüyorum; anımsamak için unutmak gerek oysa. Giden hiç unutulmuyor ki anımsayalım! Bir babanın ölümü... Önce ne olup bittiğini anlayamama, dumanlı bir hayal aleminde dolanma... Önü ayakkabılarla dolu bir sokak kapısı. Üst üste, devrik, dağınık, yığınla... Yerimde duramıyorum; çünkü bir an için dursam, sanki altında kalacağım o koskoca acının ya da ardında bıraktığı boşluğun. Ve sesler, bir anı bir ana ustalıkla ilikleyen... Yazıldıysa bozulmaz. Yeter ki başımız sağ olsun. Ölenle ölünmüyor, çok denedik olmuyor. Sonra, bardakların içinde dönen kaşıkların şıkırtısı, çaya uzanan dudakların höpürtüsü, çekilen bir tespih, çat çat, bir iç geçirme, tik tak ve ne olmuşsa olmuş, kaşla göz arasında durmuşum. İsyan... Ağzımdan canhıraş fırlayıp evin duvarlarına çarpa çarpa pelte olduktan sonra tüm o seslerin geldiği yere yığılan bir hece: ba. Tek bir hece... Aslında yarım kalmış bir kelime... Ve sessizlik... N'apalım, sabır! En sonunda da ölümü sahileştiren evraklar... Kabullenme... Başka çare mi vardır?..

Benim de babam öldü. 15 koca sene geçti üzerinden... Birgül Oğuz, ikinci öykü kitabı ''Hah'' ile - artık küllendiği yanılsamasına düştüğüm - yasıma dokundu. Hem gidenin ardında bıraktığı dolmaz boşluğu 'arabeskleştirmeyerek' - ki kolay değildir bunu başarmak -, hem de övgüye değer, özgün, şiirsel, imge yoğun bir anlatımla. Bencilce, kişiselleştirerek tuttuğumuz, tuttuğumuzu sandığımız, bazen başkalarıyla yarıştırdığımız yasın, özünde nasıl büyük bir ortaklık barındırdığını göstere göstere... 

Not-1: Tüm italikler kitaptan alınmadır.

Not-2: ''Hah'''tan önce Oğuz'un ilk öykü kitabı ''Fasulyenin Bildiği'''ni okumuştum. Kitaptaki  en beğendiğim öykülerden birinin ismi Pepe'ydi ve köpeklerin peygamberi Pepe, iki yanında salkım salkım köpekleriyle ''Hah'''ta da el salladı bana. 

Metis Yayınları, 2012 (1. Basım)

Birgül Oğuz (1981 - )


Not-1: Tüm italikler kitaptan alınmadır.
Not-2: ''Hah'''tan önce Oğuz'un ilk öykü kitabı ''Fasulyenin Bildiği'''ni okumuştum. Kitaptaki  en beğendiğim öykülerden birinin ismi Pepe'ydi ve köpeklerin peygamberi Pepe, iki yanında salkım salkım köpekleriyle ''Hah'''ta da el salladı bana. 

29 Ocak 2013 Salı

Leylâ Erbil - Karanlığın Günü

"Seksenler" diye bir dizi var ekranlarda. Son derece popüler olduğunu bildiğim bu dizinin birkaç bölümünü - bazen bölük pörçük olsa da - izleme fırsatım oldu son Türkiye ziyaretim sırasında. Çok fazla detaya girmeden, dizinin darbe sonrası Türkiye'sini, darbenin, ideolojisi doğrultusunda hayatı ve insanları nasıl şekillendirdiğini, etkilediğini anlatma iddiasında olduğunu söyleyebilirim. İddianın ne kadar ya da hangi yönde gerçekleştirildiği ise koca bir soru işareti! Kanımca "Seksenler", 80'leri anlatmaktan ziyade gittikçe apolitikleştirilen 80'ler insanını yüceltme, darbe ideolojisini yeniden üretme telaşında. Benim için "Seksenler"'in kıssadan hissesi bu.

"Karanlığın Günü" ile ilgili bir şeyler karalamaya "Seksenler" ile başlamak... Ne ilgisi var? Aralarındaki tek rabıta, ikisinin de gözlerini 80'li yıllara dikmiş olması. Tabii Leylâ Erbil, TRT'nin "Seksenler"'inin aksine, "
Karanlığın Günü" diye sesleniyor, o gerçekten de karanlık döneme.

O günleri birebir yaşamasam da getirmeye çalışıyorum gözlerimin önüne. Apolitizmin kutsandığı, sivil toplum örgütlerinin tıraşlandığı, sendikaların birer birer kapatıldığı, korkunun hüküm sürdüğü, sobaların odun kömür yerine kitapları küle çevirdiği, 'asmayıp da besleyelim mi?' yılları. Toplumsal amneziye giden yolların özenle döşendiği, ideallerin işe yaramazlığının gün aşırı pompalandığı ve sonucunda törpülendiği yıllar... Ah'lar ve vah'larla anılan yıllar... 'Anımsamanın ilk hecesi ah, ikincisi vah!' Oysa Leylâ Erbil anımsamıyor. 'Anımsamak için unutmak gerekir,' çünkü. O hiç unutmuyor sanki; tüm duyarlılığıyla ah'lara ve vah'lara savrulmadan ya da onları kafasından tüm gücüyle sürüp 'Hah!,' diyor ve 80'leri yerleştiriyor ait olduğu yere. "
Karanlığın Günü"'ne...

"Karanlığın Günü"'nün yazar-anlatıcısı Neslihan (ya da Nesli). Romanın büyük bir bölümünde Nesli'nin de dahil olduğu arkadaş toplantıları  ve Nesli'nin bakımevine kapatılmış, hafızasını her geçen gün yitiren annesine yaptığı ziyaretler anlatılıyor. Nesli'nin arkadaş çevresinde öyle ilginç karakterler var ki... Örneğin, Tourette sendromu diye bilinen bir hastalıktan muzdarip ünlü yazar Asiye, ağzına gelen her baklayı düşünmeden, istemsiz bir biçimde çıkarıyor. Yoksullara yardım ederken, ağzından bir anda küfürler, aşağılamalar dökülüyor. Sanki bütün toplumun ruhuna sinmiş ikiyüzlülüğü, Asiye ile açık ediyor 
Leylâ Erbil. Ve Nesli'nin annesine, belleğini hızla keybeden kadına yaptığı her ziyaret, onu toplumla özdeşleştiriyor, darbenin yaptığı belki de en büyük tahribat, toplumsal bellek kaybı göz kırpıyor satırlardan. Dayak yiyor devletin bakımevinde anne. Temizlenmiyor, yemek verilmiyor. Ve kötü davranıla davranıla iyice küçülüyor, belleğiyle birlikte umutlarını ve ideallerini de yitiriyor koskoca bir toplum.

Kapanışı yapmadan önce, Leylâ Erbil'in kullandığı dilden, dilin onun maharetli ellerinde amaca giden yolda nasıl ustalıkla araca dönüştüğünden kısaca bahsetmek gerek. 'Virgüllü soru işareti', 'virgüllü ünlem'ler, üç nokta yetmiyormuş gibi karşıma sürekli çıkan 'üç virgül'ler, 'üç virgüllü ünlem'ler ve türevleri... Hepsi sanki Asuman Kafaoğlu-Büke'nin kitapla ilgili yazısında zihin açıcı bir şekilde değindiği gibi Erbil'in duyguları anlatmakla yetinmeyip, göstermesini de sağlıyor. Hele annenin anlatıldığı bölümlerde satırların gittikçe küçülmesi, sağa yaslanması, annenin bellek yitimini ve fiziksel tükenişini iyice vurguluyor. Sadece dilsel bir haz için yapılmış oynamalar değil Erbil'in yaptıkları özetle, 'mesele'sini daha özgün bir biçimde anlatmak, okura da hissettirmek için kullandığı bir yöntem.

Diziden yola çıkarak "Karanlığın Günü"'nü anlatmaya çalışmak ne kadar doğru oldu bilmiyorum ama, 80'leri ve yarattığı büyük boşluğu, sebep olduğu yıkımı daha iyi anlayabilmek için yönünüz ne TRT'nin "Seksenler"'i ne de 12 Eylül davası namlı müsamereler olmalı. Leylâ Erbil gibi edebiyatımızın yüz akı bir yazarın duyarlılığıya hem de 1983'te kaleme alınıp, 1985 yılında ilk baskısını yapmış bir roman, "Karanlığın Günü" sizi koca toplumun yaşadığı travmayla buluşturmaya gönüllü.

Not: 3. paragraftaki italikler, şu sıralar okuduğum ve bitirince hakkında nasıl yazacağımı şimdiden kara kara düşündüğüm Birgül Oğuz'un öykü kitabı "Hah"'tan alınmadır.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

18 Ocak 2013 Cuma

''Ankara, Mon Amour!''

Bilirim; çoğu için zuldür Ankara. Hele bir de benim gibi denizle yan yana bir yerden, İzmir'den düşmüşse yolunuz bu gri şehre... Zordur işiniz. Deniz kokusunu, başınızı ağrıtan o lodosu bile özler durursunuz. Yeter ki denizden essin rüzgar, değil mi? 6 koca sene devirdim başkentte. Tüm o çoğu denizle ilintili özlemlerime hiç kulak asmayın. Benim için de aşktır aslında Ankara. Bana ilkleri yaşattıran şehirdir her şeyden önce...

Şükran Yiğit, 2007'den beri gidemediğim Ankara'yla, daha doğrusu ODTÜ'yle yeniden buluşturdu beni. Bindirdi beni bir zamanlar kendisinin de müdavimi olduğunu varsaydığım mavi otobüslere ve okulumuza yolladı. 2 yıl boyunca kahrımı çeken yurtlara uğradım önce. Ekmek arası uskumrumu güzelce mideme indirip kortlarda çayımı yudumladım. Devrim stadyumunu tavaf edip, mevsimlerden kış olduğunu hayal ederek fiziğin karla örtülü çimlerinde kaydıktan sonra her yanı anılarla dolup taşan Mimarlik Fakültesi'ne adım attım zor da olsa. Stüdyoda geceleri sabahlara bağlamamız, rapidolarla verdiğimiz savaş, sabahlara kadar yorulmaksızın oynadığımız 'king' ve 'sidikli poker', niye meşhur olduğuna şimdi bile anlam veremediğim, kantinimizin dumanı sürekli tüten pilav üstü kurusu, bitmek bilmeyen fotokopi kuyruğu, etraflarına korku salan azman kediler, kubbealtındaki dersler, sunumlar, amfideki oyunlar, konserler... Hepsi ve daha neler neler geldi gözümün önüne. Birer birer... Yiğit, sadece ODTÜ'yü anlatmasa da, daha doğrusu ODTÜ bu ilk romanında küçücük bir yer kaplasa da böyle oldu kaçınılmaz olarak. Ankara ve ODTÜ hep el ele, kol kola benim için. Hem beynimde hem de yüreğimde...

Bir dönem Ankara'da, özellikle de Yenimahalle'de yaşadıysanız, çocukluğunuz sokakta, mahalle arkadaşlarınızla uydurduğunuz oyunlarla geçmişse, üstüne bir de ODTÜ'de okuduysanız, sizi bir yerlerinizden yakalayacaktır "Ankara, Mon Amour!". Çok da bir şey vaat etmeden yapacaktır bu işi. Naif ve samimi diliyle, dostluğu ve aşkı anlatarak... İnsana dair - hem de hızla - unuttuğumuz ne varsa sayfalara sığdırmaya çalışarak...

Selam olsun sana Ankara... ODTÜ... Mon amour!

İletişim Yayınları, 2010 (5. Basım)

Şükran Yiğit (1961 - )
Related Posts with Thumbnails