29 Ocak 2013 Salı

Leylâ Erbil - Karanlığın Günü

"Seksenler" diye bir dizi var ekranlarda. Son derece popüler olduğunu bildiğim bu dizinin birkaç bölümünü - bazen bölük pörçük olsa da - izleme fırsatım oldu son Türkiye ziyaretim sırasında. Çok fazla detaya girmeden, dizinin darbe sonrası Türkiye'sini, darbenin, ideolojisi doğrultusunda hayatı ve insanları nasıl şekillendirdiğini, etkilediğini anlatma iddiasında olduğunu söyleyebilirim. İddianın ne kadar ya da hangi yönde gerçekleştirildiği ise koca bir soru işareti! Kanımca "Seksenler", 80'leri anlatmaktan ziyade gittikçe apolitikleştirilen 80'ler insanını yüceltme, darbe ideolojisini yeniden üretme telaşında. Benim için "Seksenler"'in kıssadan hissesi bu.

"Karanlığın Günü" ile ilgili bir şeyler karalamaya "Seksenler" ile başlamak... Ne ilgisi var? Aralarındaki tek rabıta, ikisinin de gözlerini 80'li yıllara dikmiş olması. Tabii Leylâ Erbil, TRT'nin "Seksenler"'inin aksine, "
Karanlığın Günü" diye sesleniyor, o gerçekten de karanlık döneme.

O günleri birebir yaşamasam da getirmeye çalışıyorum gözlerimin önüne. Apolitizmin kutsandığı, sivil toplum örgütlerinin tıraşlandığı, sendikaların birer birer kapatıldığı, korkunun hüküm sürdüğü, sobaların odun kömür yerine kitapları küle çevirdiği, 'asmayıp da besleyelim mi?' yılları. Toplumsal amneziye giden yolların özenle döşendiği, ideallerin işe yaramazlığının gün aşırı pompalandığı ve sonucunda törpülendiği yıllar... Ah'lar ve vah'larla anılan yıllar... 'Anımsamanın ilk hecesi ah, ikincisi vah!' Oysa Leylâ Erbil anımsamıyor. 'Anımsamak için unutmak gerekir,' çünkü. O hiç unutmuyor sanki; tüm duyarlılığıyla ah'lara ve vah'lara savrulmadan ya da onları kafasından tüm gücüyle sürüp 'Hah!,' diyor ve 80'leri yerleştiriyor ait olduğu yere. "
Karanlığın Günü"'ne...

"Karanlığın Günü"'nün yazar-anlatıcısı Neslihan (ya da Nesli). Romanın büyük bir bölümünde Nesli'nin de dahil olduğu arkadaş toplantıları  ve Nesli'nin bakımevine kapatılmış, hafızasını her geçen gün yitiren annesine yaptığı ziyaretler anlatılıyor. Nesli'nin arkadaş çevresinde öyle ilginç karakterler var ki... Örneğin, Tourette sendromu diye bilinen bir hastalıktan muzdarip ünlü yazar Asiye, ağzına gelen her baklayı düşünmeden, istemsiz bir biçimde çıkarıyor. Yoksullara yardım ederken, ağzından bir anda küfürler, aşağılamalar dökülüyor. Sanki bütün toplumun ruhuna sinmiş ikiyüzlülüğü, Asiye ile açık ediyor 
Leylâ Erbil. Ve Nesli'nin annesine, belleğini hızla keybeden kadına yaptığı her ziyaret, onu toplumla özdeşleştiriyor, darbenin yaptığı belki de en büyük tahribat, toplumsal bellek kaybı göz kırpıyor satırlardan. Dayak yiyor devletin bakımevinde anne. Temizlenmiyor, yemek verilmiyor. Ve kötü davranıla davranıla iyice küçülüyor, belleğiyle birlikte umutlarını ve ideallerini de yitiriyor koskoca bir toplum.

Kapanışı yapmadan önce, Leylâ Erbil'in kullandığı dilden, dilin onun maharetli ellerinde amaca giden yolda nasıl ustalıkla araca dönüştüğünden kısaca bahsetmek gerek. 'Virgüllü soru işareti', 'virgüllü ünlem'ler, üç nokta yetmiyormuş gibi karşıma sürekli çıkan 'üç virgül'ler, 'üç virgüllü ünlem'ler ve türevleri... Hepsi sanki Asuman Kafaoğlu-Büke'nin kitapla ilgili yazısında zihin açıcı bir şekilde değindiği gibi Erbil'in duyguları anlatmakla yetinmeyip, göstermesini de sağlıyor. Hele annenin anlatıldığı bölümlerde satırların gittikçe küçülmesi, sağa yaslanması, annenin bellek yitimini ve fiziksel tükenişini iyice vurguluyor. Sadece dilsel bir haz için yapılmış oynamalar değil Erbil'in yaptıkları özetle, 'mesele'sini daha özgün bir biçimde anlatmak, okura da hissettirmek için kullandığı bir yöntem.

Diziden yola çıkarak "Karanlığın Günü"'nü anlatmaya çalışmak ne kadar doğru oldu bilmiyorum ama, 80'leri ve yarattığı büyük boşluğu, sebep olduğu yıkımı daha iyi anlayabilmek için yönünüz ne TRT'nin "Seksenler"'i ne de 12 Eylül davası namlı müsamereler olmalı. Leylâ Erbil gibi edebiyatımızın yüz akı bir yazarın duyarlılığıya hem de 1983'te kaleme alınıp, 1985 yılında ilk baskısını yapmış bir roman, "Karanlığın Günü" sizi koca toplumun yaşadığı travmayla buluşturmaya gönüllü.

Not: 3. paragraftaki italikler, şu sıralar okuduğum ve bitirince hakkında nasıl yazacağımı şimdiden kara kara düşündüğüm Birgül Oğuz'un öykü kitabı "Hah"'tan alınmadır.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

18 Ocak 2013 Cuma

''Ankara, Mon Amour!''

Bilirim; çoğu için zuldür Ankara. Hele bir de benim gibi denizle yan yana bir yerden, İzmir'den düşmüşse yolunuz bu gri şehre... Zordur işiniz. Deniz kokusunu, başınızı ağrıtan o lodosu bile özler durursunuz. Yeter ki denizden essin rüzgar, değil mi? 6 koca sene devirdim başkentte. Tüm o çoğu denizle ilintili özlemlerime hiç kulak asmayın. Benim için de aşktır aslında Ankara. Bana ilkleri yaşattıran şehirdir her şeyden önce...

Şükran Yiğit, 2007'den beri gidemediğim Ankara'yla, daha doğrusu ODTÜ'yle yeniden buluşturdu beni. Bindirdi beni bir zamanlar kendisinin de müdavimi olduğunu varsaydığım mavi otobüslere ve okulumuza yolladı. 2 yıl boyunca kahrımı çeken yurtlara uğradım önce. Ekmek arası uskumrumu güzelce mideme indirip kortlarda çayımı yudumladım. Devrim stadyumunu tavaf edip, mevsimlerden kış olduğunu hayal ederek fiziğin karla örtülü çimlerinde kaydıktan sonra her yanı anılarla dolup taşan Mimarlik Fakültesi'ne adım attım zor da olsa. Stüdyoda geceleri sabahlara bağlamamız, rapidolarla verdiğimiz savaş, sabahlara kadar yorulmaksızın oynadığımız 'king' ve 'sidikli poker', niye meşhur olduğuna şimdi bile anlam veremediğim, kantinimizin dumanı sürekli tüten pilav üstü kurusu, bitmek bilmeyen fotokopi kuyruğu, etraflarına korku salan azman kediler, kubbealtındaki dersler, sunumlar, amfideki oyunlar, konserler... Hepsi ve daha neler neler geldi gözümün önüne. Birer birer... Yiğit, sadece ODTÜ'yü anlatmasa da, daha doğrusu ODTÜ bu ilk romanında küçücük bir yer kaplasa da böyle oldu kaçınılmaz olarak. Ankara ve ODTÜ hep el ele, kol kola benim için. Hem beynimde hem de yüreğimde...

Bir dönem Ankara'da, özellikle de Yenimahalle'de yaşadıysanız, çocukluğunuz sokakta, mahalle arkadaşlarınızla uydurduğunuz oyunlarla geçmişse, üstüne bir de ODTÜ'de okuduysanız, sizi bir yerlerinizden yakalayacaktır "Ankara, Mon Amour!". Çok da bir şey vaat etmeden yapacaktır bu işi. Naif ve samimi diliyle, dostluğu ve aşkı anlatarak... İnsana dair - hem de hızla - unuttuğumuz ne varsa sayfalara sığdırmaya çalışarak...

Selam olsun sana Ankara... ODTÜ... Mon amour!

İletişim Yayınları, 2010 (5. Basım)

Şükran Yiğit (1961 - )
Related Posts with Thumbnails