29 Mart 2013 Cuma

Zaven Biberyan - Babam Aşkale'ye Gitmedi

''O günler hiç unutulmayacak. Hiçbir kalem bunları gerçek anlamda yazma cesaretini gösteremedi. Biberyan denedi ve başardı.'' 
Sarkis Keçyan Zanku
Zaven Biberyan, odağına birbirine dokunmaktan bile imtina eden iki komşu aileyi alarak, yalnızları, cemaatleşen, cemaatleştikçe birbirine yabancılaşan iki halkı anlatıyordu ''Yalnızlar'''da. ''Babam Aşkale'ye Gitmedi'''de ise bireysel bir yalnızlaşmayı, kabuğuna çekilmeyi taşıyor sayfalara.

II. Dünya Savaşı sırasında çıkarılan bir vergi... Piyasadan gayrimüslimlerin sökülüp atılması, sermayenin bir cepten alınıp bir başka cebe bir anda aktarılması... Ödemek zorunda bırakıldıkları yekünle baş edemeyenlerin Aşkale'ye yollandığı, orada zorunlu çalışmaya tabi tutulduğu o günler...

Diran, bir baba... Aşkale'ye gitmemek için varını yoğunu elden çıkarmak zorunda kalan, Varlık Vergisi'nin altında unufak olan... Baret, bir oğul... Üç buçuk yıllık zorlu Nafia askerliğinin ardından geri dönen, - kendisi dahil - hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan... Varlık Vergisi'nin yumruk gibi indiği günlerde, hızla değişen toplumsal ve ekonomik koşullara uyum sağlayamayan, içinde yaşadığı çatışmalarla baş edemeyen, kendisini zamanın kollarına ya da zamanın acımasızlığına bırakan, giderek yalnızlaşan, çevresine yabancılaşan...

Bir aynanın karşısına geçiriyor Baret'i sanki Zaven Biberyan ve yaşadığı dayanılmaz iç sıkıntısını, tedirgiliğini, boşlukta salınıp durulmasını öyle hakiki bir biçimde yansıtıyor ki okura... Ruhunun dehlizlerinde yol alırken, Baret'in omuzları sizin omuzlarınız oluyor ve öfkesinin altında siz de kalıyor, o yükü siz de taşıyamıyorsunuz. Kendinizi onunla beraber direnmeden dipsiz kuyuya bırakıyorsunuz.

En az ''Yalnızlar'' kadar iyi bir roman olduğunu düşündüğüm ''Babam Aşkale'ye Gitmedi'',1970 yılında Mırçünneru Verçaluysı (Karıncaların Günbatımı) adıyla, Ermenice basılan Jamanak gazetesinde 294 gün boyunca parçalar halinde yayımlanıyor. Biberyan'ın ölümünden ancak birkaç hafta önce, 1984 yılında kitap haline getiriliyor ve Aras Yayıncılık Türkçe'ye çevirene kadar haberimiz bile olmuyor bu kitaptan maalesef. Bir kez daha teşekkürler... 

Aras Yayıncılık, 2000 (3. Basım)

Zaven Biberyan (1921 - 1984)

23 Mart 2013 Cumartesi

Sevgi Soysal - Şafak

''Benim için bir tecrübeydi. Yazıyorum, bundan da memnunum. Çok şey gördüm. Bize adi ya da siyasi mahkum muamelesi yapılmadı. Bize savaş tutsağı muamelesi yapıldı. Ve bu bize zaman zaman söylendi de... Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık. Hala hayatta olduğumuza sevinmeliydik. Ya da bize yiyecek bir şeyler verdiklerinde...İnsan muamelesi gördüğümüz için dua etmeliydik. İkincisi asker gibi davranmak zorundaydık. Ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.''
12 Mart... Hem sanık hem de tanık Sevgi Soysal, böyle dillendiriyor yaşadıklarını... ''Şafak'''ta, sanıklıkla kol kola giden bu tanıklığı, 12 Mart olgusunu, bu olgunun toplum ve birey üzerindeki derin etkilerini yetkin bir biçimde yazıya döküyor. 

Önce Baskın... Adana'da bir ev... Kapı tekmelendiği an deklanşöre basıyor Sevgi Soysal. Evdeki herkes sığıyor fotoğraf karesine... Adana'da sürgünde bulunan Oya, avukat Hüseyin, Hüseyin'in Selimiye'den salıverilen öğretmen kardeşi Mustafa, evinde misafirlerini ağırlayan, tekstil fabrikasında işçi, Hüseyin ve Mustafa'nın dayıları Maraşlı Ali, komşu Ekrem, milliyetçi hassasiyetlerle yetişmiş bacanak Zekeriya... ''Yenişehir'de Bir Öğle  Vakti'''nin 'devrildi devrilecek kavağı'nın yerini, 'ha oldu ha olacak baskın', onun tedirginliği alıyor sanki... Bakıyor çektiği fotoğrafa Sevgi Soysal ve her birini, tek tek, geçmişlerinden alıp o 'an'a, fotoğraftaki her birey için farklı bir anlamı olan baskın anına ilikliyor. Gürültüyle kırılıyor kapı ve evin erkekleri, sürgün Oya ile birlikte çıkarılıyorlar dışarı. Emniyete götürülüyorlar... Belirsizliğe...

Sonra Sorgu... - Özellikle - iki kişiyi cımbızla çekiyor fotoğrafın içinden Sevgi Soysal. Oya ve Mustafa'yı... Ve 'çifte sorgu' başlıyor. Bir yanda düzene karşı çıkış ve sonucu düzen tarafından zalimce sorgulanma, diğer yanda da ilkiyle yan yana ilerleyen iç sorgu, iç hesaplaşma... Clichélerin, tekrarların tuzağına düşmeden, ikisini de tutkuları, zayıflıkları ve özlemleriyle o kadar başarılı bir biçimde aktarıyor ki Soysal, ''Şafak'''ı sadece 12 Mart romanı yapmayan, yazıldığı dönemin ötesine götüren de bu oluyor kanımca. Oya'nın tek başına kapatıldığı hücrenin karanlığında, sabah ne olacağını bilmeden kafasından geçenler, gece boyunca süren, belki de diğerinden daha acımasız iç hesaplaşma, öz eleştiri; Mustafa'nın karısını düşündüğü, onu, ilişkilerini kafasında akıttığı anlar o kadar insani ki...

Ve Şafak... Gün ışıyor her şeye rağmen... İhbar asılsız çıkıyor, hepsi bırakılıyorlar.

Everest Yayınları'nın bir 'Unutulmayan Kadınlar Dizisi' var. Sevgi Soysal için de yazılmış bir kitap göz kırpıyor aralarında. ''Yaşasaydı Aşık Olurdum'' isminde... Aynısını söylemem basitlik midir?

İletişim Yayınları, 2011 (6. Basım)

Sevgi Soysal (1936 - 1976)

3 Mart 2013 Pazar

Sevim Burak - Yanık Saraylar

Sevim Burak'ın oğlu A. Karaca Borar'a yazdığı mektuptan bir parça:
“Buradakiler homurdanıyorlar “ne biçim edebiyat?” diye ama işte, ben onlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım - Toplumsal öykülere, başı sonu ortası olan ezber gibi okunacak ya da ille de Türkiye'nin bir gerçeğini ortaya çıkartacak - idealist - öyküler geçerli - Ben böylesini yazamam… Onun için lütfen ve lütfen anla ki, çok zor bir ortamla karşı karşıyayım.” 
Geçenlerde Leylâ Erbil'in ikinci öykü kitabı ''Gecede'' ile ilgili bir yazı okumuştum Uzun Hikaye'de. Yazıda, ''Gecede'''nin ilk baskısını yaptığı 1968'ten bugüne, sadece 6 kez tekrar basıldığı vurgulanıyor; buna dayanarak kitabın okurların gündemine pek girmediği ve daha çok akademinin ilgisine mazhar olduğu sonucuna varılıyordu. ''Yanık Saraylar'' için de benzer şeyleri yazmam yanlış olur mu? ''Gecede'''den 3 sene önce ilk baskısını yapıyor ''Yanık Saraylar'' ve elimdeki de - şansa bakın ki - 6. baskısı. - Neredeyse - 50 senede sadece ve sadece 6 baskı!..

Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ay Ya Rab Yehova, Ölüm Saati... Bu altı öyküden mükellef ''Yanık Saraylar''. Satırlar kayıyor, harfler büyüyüp küçülüyor; cümleler, sanki Burak sayıklıyormuş gibi birbirini tekrar ediyor, bazen de noktasız kaldıkları için nihayetlenmiyorlar öyküler boyunca. Hepsinde de düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar inenlerin, yalnızların, ölümün, çekildiği köşede bir başına ölümü bekleyenlerin dili oluyor Sevim Burak. Pencere'de iki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekleyen bir kadınla tanıştırıyor beni. Bir pencereden öbür pencereye gidiyor kadın sürekli ve karşı terasta, kaygan adımlarla yürüyen kadının aşağıya atlamak için ondan bir işaret beklediğini düşünüyor. Aslında terastaki kadın da onu gözlüyor, birbirlerini buyur ediyorlardır ölüme. Ve an geliyor, iki kadın birbirinin aynadaki yansımasına dönüşüyor, sanki tekleşiyorlar. Beklenmeyen oluyor; terastaki değil, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçse kurtulacağını düşünen kadın gürültüyle düşüp parçalara ayrılıyor. Sedef Kakmalı Ev'de yıllarca dört duvar arasında kalmış bir kadın ölüme gidiyor. Son öykü Ölüm Saati'nde ise genç Sevim ölüme her geçen saniye yaklaşan yaşlı Sevim'e duyurmaya çalışıyor sesini. Hep ölüm var Sevim Burak'ın öykülerinde. Ve yalnızlık...

Farklı kurgusu ve diliyle, görsellikle yoğrulmuş biçimiyle, kendini kolay ele vermeyen, yoğun imgeleriyle anlaşılması, takip etmesi zor bir kitap oldu benim için ''Yanık Saraylar''. Hatta zaman zaman beni öfkelendiren, anlayamamanın faturasını yazara yükleten cinsten... Nasıl olsa geleneksel biçimlere başkaldıran, beni deliler anlar, diyen; dünyasını yalnız aklını yitirmişlerle paylaşan, aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere, delilere yazan bir yazar vardı karşımda değil mi? Topu ona atmak, 'bu ne biçim edebiyat?' diye çemkirmek ne kadar kolay!

Yapı Kredi Yayınları, 2012 (6. Basım)

Sevim Burak (1931 - 1983)
Related Posts with Thumbnails