10 Nisan 2014 Perşembe

Leylâ Erbil - Zihin Kuşları

“Bir yazar gücü ne yapsın ki? Gerçek yazar güçten de ünden de utanır; nasıl bir dünyanın kendisine onun sunduğunun bilincindedir. En azından aramaz... Bir köşede keşfedilmeyi, olmazsa sessiz sedasız öbür dünyaya gitmeyi bekleyemez mi? Şurası doğru: medya-medeia tüketmek amacıyla da olsa bazen gelip bulabilir sizi saklandığınız köşeden¸ kimi vakit ileriyi gören “medya tilkileri”dir kapınızı çalanlar, kimi vakit yukarıda sözünü ettiğim dosdoğru insan olmakta ısrar edenler! Ben sadece sesli düşünüyorum, yani yazarak? Ama medya, kullanarak yaşamak zorundadır! En çok da medyatik olanı. Çünkü insanların zaaflarını emerek rating alır medya; savaşları, kanı, dini, ahlakı, acıma duygusunu kullanır. Onu beslemek çok zordur: kanla da beslenecektir, kültürle de?”  
Leylâ Erbil - Zihin Kuşları s. 86 Media - Medeia başlıklı denemesinden
Edebi ve toplumsal konulardaki düşünce yazıları  ile uzun bir söyleşisinin yer aldığı bu kitapta da Leylâ Erbil yine tavır almış ve kendisini doğru bir yerde konumlandırmış. Kitaba uzun bir önsöz yazmış olan Selahattin Hilav’ın ele aldığı “kendi olmak” ile “kendisi için varlık” sorunsalı kitabın ilerleyen bölümlerinde Leylâ Erbil tarafından da işleniyor. Sözgelimi Nedim Gürsel’in “önemli olan ’kendiniz’ olmak değil bence,’dünyada olmak. Yani iletişim araçları sayesinde giderek küçülen bir dünyanın parçası olmak..” şeklinde özetlediği görüşü bu bağlamda eleştiriliyor. Medya ve reklam gurularının parlattığı bazı yazarlar hakkındaki yargı ve değerlendirmelerini okumuş olmak, Leylâ Erbil’in örneğin Elif Shafak’ın yazarlığı hakkındaki düşüncelerini tahmin etmeye yetse de  onun sözcükleriyle okumak arzusunu kışkırtıyor. Zira Orhan Pamuk’u eleştirirken dile getirdiği “kendisinde karşılığı olmayan konuları yazıyor, sanki bilmediklerini yazma hırsına kapılmış, sentetik” gibi ağır sayılacak yargılar, bu tür yazarların çeşitli toplumsal olaylar karşısındaki konumları bilindiğinde öngörü sayılabilirler.
Sait Faik’in gözlemciliği ile 'küçük' insanların hayatını analatmadaki başarısını ve temelli insancıllığının anlatıldığı bölüm ile Çerkez Ethem’in anlatıldığı “Yoldaş Ethem” bölümü, kitabın yakın dönem edebiyat ve kurtuluş tarihimizin iki önemli figürü hakkında dikkat  çeken değerlendirmeler barındırıyor.
Kitabın son 40 sayfasını kaplayan, Yılmaz Varol’un kendisiyle yaptığı söyleşi ise, çeşitli meseleler konusunda Leyla Erbil’in tutarlı görüşlerini öğrenirken bilgilenmeyi ve düşünmeyi sağlıyor. 

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011 (2. Basım)

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

5 Nisan 2014 Cumartesi

Ahmet Büke - Kumrunun Gördüğü

"Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı'nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan. 
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, 
Çok şey görmüşüm gibi, 
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, 
Ah...dedim sonra 
Ah!"

Didem Madak - 'Ah'lar Ağacı şiirinden




Köprüde terk edilmiş bir araba ve içinden çıkan 4  - yazıyla dört - kelimelik bir intihar notu: "Çok acı var. Dayanamıyorum." Töre cinayetlerini araştırıyor ve üzerine yazıyormuş, Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Dicle Koğacıoğlu. Ahmet Büke ona ithaf ettiği, yine intihar etmiş iki şairden (Nilgün Marmara ve İlhami Çiçek) alıntılarla başladığı ve "Kumrunun Gördüğü" ismini verdiği öykü kitabında, dört bir yanımızı sarmış toplumsal ve bireysel çok acılara, her silkelenişimizde dallarımızdan dökülüp oraya buraya savrulan 'ah'larımıza dokunuyor, onları hatırlıyor, hatırlatıyor. Bir kumru ürkekliğiyle...

''Sarı Rüya Defteri'' ile başlıyor öyküler ve kaybolan, sürekli hatırlamaya çalışan bir karakterle kesişiyor yolum. Neyin peşinde, nedir unuttuğu diye sorup dururken kendime, öykünün sonuna iliştirilen bir Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi ilacım oluyor. 19 Aralık 2000... Uzun bir açlık grevinden sonra hayata döndürülmüştür (!) karşımdaki. İleri derece beslenme yetersizliğine bağlı genel durum bozukluğuyla... Hemen ardından ''Şimdi Ölmüyorum'' geliyor. Açlık grevlerinin tam ortasındayımdır ve Veysel'in, yaşamla ölüm arasında gidip gelirken Yaşasın Hayat!, Yaşasın Hayat!, Yaşasın Hayat! diye bağırışı, sanrılar içinde hayata tutunuşu... Bir Ah! daha düşüyor kalpten kopup yere... Zaten yalnız hüznü yok mudur kalbi olanın?Ve ''Mahur Beste''... Ki beni en çok etkileyen öyküdür. İzmir'den İstanbul'a oğlunun acısı yüreğinde giden bir anne. Cumartesi'dir vardığı gün ve bir Cumartesi annesidir artık o.

Ahmet Büke öyküleriyle sadece hatırlatmıyor, 'Unutma!' da diyor aynı zamanda. Aklımızın bir köşesine kilitlediklerimizi, unutmak üzere terk ettiklerimizi, 'ah'larımızı gözümüzün içine tekrar sokuyor.

* İlhami Çiçek - Satranç Dersleri şiirinden, dizenin aslı ''Yalnız hüznü vardır kalbi olanın''dır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Memleket gerçekten koca bir ''Ah'lar Ağacı''... Aslında son yaşananlardan sonra, affınıza sığınarak, bok çukuru sıfatını daha çok hak ediyor. İktidarın, 12 yıl boyunca nasıl yürüttüğünü tahmin ettiğimiz akçeli işlerinin ve ilişkilerinin gözümüzün içine sokulduğu, muktedirin katledilen bir çocuğu ve ailesini tebaasına yuhalatırken, cuma (doğrusu cima olmalı) işlerinden sorumlu vekilinin koca halkı ölü sevici diye kendi tabanına muştuladığı, Haziran'dan, Gezi direnişinden sonra, hele hele ortaya çıkan yolsuzluklarla birlikte kokuşmadan gömülmesi farz olan bir cesetin hala seçim - buna seçim denebilirse - görebildiği ve bu yolla normalleşeceği sanılan bir ülke için 'Ah'lar Ağacı demek biraz hafif oluyor.

'Ah'ları unutma!' diyor ya Ahmet Büke... 

Can Yayınları, 2011 (2. Basım)

Ahmet Büke (1970 - )
Related Posts with Thumbnails