8 Ocak 2017 Pazar

Vasili Grossman - Yaşam ve Yazgı

İki büyük savaş, iki büyük yıkım geçti dünyamızın üstünden silindir gibi. Birebir içinde olmadıktan, yaşamadıktan sonra anlaması, algılaması zor, belki de imkansız olsa da, insan kıyımıyla, vahşiliğiyle, tüm olanaksızlıklarıyla, sokak sokak direniş, oda oda çarpışmalarıyla 'Stalingrad' için en korkunçlarından biriydi demek yerinde bir tespit olurdu - seyrettiyseniz "Enemy at the Gates - Kapıdaki Düşman" filmini ya da benzerlerini tekrar gözlerinizin önüne getirin. Dünyanın gidişatı üzerinde etkisi ve özellikle Nazi ilerleyişini durdurması, hatta geriletmeye başlatması sebebiyle de önemli bir direniş, savunmaydı Stalingrad.


Savaş muhabiri olarak cepheden cepheye koşan ve Stalingrad’ı yaşayan, gözleriyle gören, Stalingrad'da Almanların teslim olmasından sonra Ukrayna'ya Kızıl Ordu birlikleriyle giren, oradaki ve Treblinka'daki Nazi katliamlarını araştıran Vasili Grossman’ın kaleme aldığı ''Yaşam ve Yazgı'', okura verdiği, hissettirdiği hakikat duygusuyla 3 ciltlik çarpıcı, dev bir eser. Stalingrad savunması romanın önemli bir kısmını kaplasa da, bütünü itabariyle Sovyet Rusya’nın ''Memleketimden İnsan Manzaraları'' gibidir aynı zamanda "Yaşam ve Yazgı''. Kuşatma altındaki Stalingrad’da, 6/1 nolu evde süregiden direnişten, Sibirya’daki çalışma kamplarına; Yahudi katliamlarından toplama kamplarında ölüme yürüyenlere; savaşın ön cephelerinde saf tutan komutanlardan dönemin bilim insanlarına kadar onlarca farklı portreyi okura sunarak ilerler.

Birbirinden farklı onlarca insan tipi söz konusu olunca da, bazen birbiriyle bağlantılı bazen de bağımsız bir dizi küçük hikaye okuyormuş hissine kapılırsınız roman boyunca. En çarpıcılarından biri, doktor Sofya Osipovna'nın David isminde kimsesiz küçük bir çocuğu trenle ölüm kaplarından birine giderken evlat edinmesi ve kampta doktor olanların öne çıkmasını emreden Alman subaylarına yanıt vermeyerek küçük David'le el ele gaz odasının yolunu tutmasıdır hiç şüphesiz. Grossman bu sahneleri tüm gerçekliğiyle ortaya koyup bir melodrama dönüştürmezken, ölürken Osipovna'nın düşündüklerini yazıya dökerek de sadece ölülere değil, yaşayanlara, yani biz okurlara da acır. Bir diğer hikaye de Grossman'ın hayatıyla yakından ilintilidir. Sovyet Rusya'ya Alman saldırıları başladığında annesini doğduğu şehir Berdiçev'den çıkaramaz Grossman ve annesi diğer Yahudilerle beraber öldürülür. ''Yaşam ve Yazgı'''da Grossman'ın kurgusal eşi olan bilim insanı Viktor Ştrum'a annesi Anna Semyonavna'nın gettodan yolladığı mektupta yazdıkları etkileyici bir ağıttır.

''Yaşam ve Yazgı'' ile ilgili altını çizmek istediğim bir diğer önemli konu da otorite ve onun karşısında hem sinen hem de özgürlüğünü kaybetmek istemeyen akıl arasındaki çalkantılar, çelişkiler ve çarpışmalar, özellikle Viktor Ştrum'un yaşadıklarıyla birlikte, canlı bir biçimde resmediliyor.
''Görünmeyen bir güç onu eziyordu. Bu gücün hipnotize edici ağırlığını hissediyordu. Bu güç onu kendi gibi düşünmeye, kendi dikte ettiklerini yazmaya zorluyordu. Bu güç, onun içindeydi, yüreğini donduruyordu...''
Özetle, hacmi, ortaya koydukları, hakikate olan sarsılmaz saygısı ve okura düşündürttükleriyle destansı bir roman ''Yaşam ve Yazgı'' ve onun kamera arkası olarak nitelendirilebilecek Antony Beevor'ın yazdığı, yine Can Yayınları'ndan çıkmış ''Savaşta Bir Yazar, Vasili Grossman Kızıl Ordu'yla 1941 - 1945'' okumak istediğim kitaplardan biri. Dönemle, özellikle de Stalingrad ile ilgili bir diğer kitap da Curzio Malaparte'nin ''Kaputt'''u. Onları da daha ayrıntılı anlatmak, paylaşmak dileğiyle... 

Can Yayınları, 2015, 4. Basım

Vasili Grossman (1905 - 1964)

30 Aralık 2016 Cuma

Hasan Ali Toptaş - Kuşlar Yasına Gider

Adnan Binyazar ''Masalını Yitiren Dev'' isimli anı romanında şöyle yazıyordu:

''Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım ben, onun için yazmakta hep duraksadım. Çünkü yaşadığınız olayları anlatıya dökerken, gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düştünüz mü, televizyonlarda her gün onlarcası görülen yerli filmlerin ya da bayatlamaktan iyice kokuşmuş dizilerin baş kişisi oluverirsiniz."

''Masalını Yitiren Dev'' gibi - yer yer öyleymiş hissi verse de - anı ya da otobiyografik bir roman değil ''Kuşlar Yasına Gider''. Yine de konusu itibariyle Yeşilçam melodramlarına dönüşme tehlikesini içinde barındıran, ama, Binyazar'ın altını doğru bir biçimde çizdiği gibi gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düşmeyen, aksine insana dair ve insanca olanı ufuk açıcı bir Türkçeyle ortaya çıkaran, okuyana çoğu zaman duygu patlamaları yaşatan bir baba-oğul hikayesi ''Kuşlar Yasına Gider''... Ama, çokça karşılaştığımız gibi bir çatışma değildir söz konusu olan. Aksine, bir varmış bir yokmuş insanoğlunun en çıplak gerçeğine, ölüme yaklaşan bir babayla, Ankara'dan Denizli'ye bir görünüp bir kaybolan ecel atının eşliğinde ve türkülerin içinde ilerleyerek saatlerce, türküleri tırmanıp türkülerden inerek, türkülerden geçerek, türkülerde mola verip türkülerden hareket ederek yol alan oğlunun sevgi ve merhametle yoğrulmuş ilişkisidir bize sunulan.

Baba ve oğulun genel olarak suskunluklarla geçen ama çok köklü bir sevgiye dayanan ilişkisinin ipucunu veren, sadece bir baba-oğul ilişkisi olmayan, buna ek olarak görece gelişkin bir Batı ilinin (Denizli’nin) bir kasabasında dini tevekkülün, hurafelerin insan yaşamı ve ilişkilerindeki belirleyiciliğini de anlatan romanın bu açıdan da dokunaklı olduğunu söylemeliyim. Artık konuşamaz duruma gelen babasının işaretlerle ve oğlunun yardımıyla "tuttuğunun altın olmasını" dilediği, okuma yazma bilmeyen anasının "ay hilalken tarhana karılmaz, erişte kesilmez, salça yapılmaz, pekmez kaynatılmaz, çünkü bunlar ya kurtlanır, ya bozulur, kurtlanıp bozulmasa bile beti bereketi olmaz. Uzun ömürlü ve bereketli olması için bu tür şeyleri dolunay varken yapmak lazım, biz atalarımızdan böyle gördük" demesi buna örnektir. 

Adı bile şiirsel bu romanda bir (ana-) babanın evlatlarıyla gönenmek ve iyi bir evlat yetiştirmiş olmanın gururunu hissetmek için küçük jestlerin, işaretlerin bile yeterli olacağını gösteren bir örnek de, kendisi hakkında yapılan bir çalışmada söz verilmis olmasına karşın bu sözün tutulmayarak aldatılmış olmasını anlattığı babasının oğluna "sana da aldatılmak yakışırdı" cevabı dokunaklılılığının yanında öğreticidir de.
Ufuk açıcı bir dil dedim ya yukarda... Hasan Ali Toptaş doğup büyüdüğü topraklarda sıkça kullanılan kelimeleri, kendi deyimiyle Türkçenin kayıp incilerini de türkülerle beraber doyumsuz bir biçimde yediriyor romanına. Hıyallamak, hembembe sekmek, habahap karşılaşmak bunlardan bazıları...

''Romanı yazarken, Mardin'deki bir arkadaşıma 'Hembembe sekmek nedir, biliyor musun?' diye sormuştum bir ara; o da 'Boş boş gezmek' cevabını vermişti. Doğruydu elbette, hembembe sekmek bir tür gönüllü avareliktir. Ayrıca, şu hembembe kelimesindeki ritme bakar mısınız, inişli çıkışlı, adeta keklik sekişi gibi; nasıl da m harfinin, b harfinin omuzlarında yükselip yükselip e harfinin yumuşak dizlerine düşüyor... Çucukluğumdan beri bildiğim bu güzel fiili kullanmayıp da ne yapayım ben şimdi, çat diye çatlayayım mı?''

Şu bitmek bilmez koca yılda başıma gelen en iyi şeylerden biri oldu bu güzel romanı okumak, 2016'yı onunla kapatmak. Umut verdi, umut oldu... Sadece insana dair ve insanca olanı gerçekçi bir biçimde ve pırıl pırıl bir dille öne çıkardığı için değil, 'güzel' romanı, öyküyü, edebiyatı kendimce mumla aradığım şu kokmuş piyasa edebiyatı namlı dönemde bana yüksek sesle ''Sonunda!'' dedirttiği için...

Ve evet ''Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır''... Bir de Afyon'un Gömü kasabasına düşerse yolunuz, siz de hızınıza gem vurup yavaş yavaş saygıyla geçin ordan...

Bana bu yıl benzer ya da farklı nedenlerle ''Kuşlar Yasına Gider'''e yakın duygular yaşatan diğer kitapları da sizlere sunarak yazımı ve 2016'yı noktalayayım. Hepinize güzel edebiyatla buluşacağınız bir 2017 diliyorum...

Everest Yayınları, 2016

Hasan Ali Toptaş (1958 - )

31 Ekim 2016 Pazartesi

Ali Dilber - Selanik Alev Alev

Okuduğum Ali Dilber imzalı ilk kitaptı ''İstanbul Falcısı''. Sadece 70’li yıllardan gerçekçi bir kesit, toplumsal bir panorama sunmakla kalmıyor, içinde debelendiğimiz piyasa edebiyatı namlı çöplükte, iyi edebiyata ve romana örnek oluyordu benim için, romanın küçük kahramanı kambur Bekir’in ağzından dökülenler...

"Selanik Alev Alev" ise Ali Dilber’in okuduğum ikinci kitabı. Roman olarak tanımlanmış olmasına rağmen bence kitabın alt başlığı gibi “Selanik’ten İstanbul’a Gerçek Bir Göç Öyküsü”. Gerçek bir öykü çünkü, Ali Dilber’in annesi Zişan Hanım’dan dinlediği anılardan oluşuyor. Balkan Savaşları'ndaki yenilgilerden, Birinci Dünya Savaşı'ndaki bozgundan sonra sahipsiz kalmış Osmanlı ahalisinin doğdukları yerlerden Anadolu’ya göçleri pek çok romana, hikayeye konu oldugunu biliyoruz. Bu kitabı ilginç kılan Zişan Hanım’ın babası Mustafa Çelebi tarafından siyasi bağlarıdır. İttihat Terakki’nin daha sonra İzmir Suikastı’na karıştığı iddiasıyla idam edilen Maliye Nazırı Cavit Bey, Mustafa Çelebi’nin dayısı; Hasan Tahsin mahlasıyla “Hukuku Beşer” gazetesini çıkaran ve İzmir’deki ilk kurşunu atan Osman Nevres ise halasının oğludur. Buna rağmen Mustafa Çelebi ve kardeşlerinin oluşturduğu geniş ailesi, yangında her şeylerini kaybettikleri Selanik’ten İzmir’e “Kostaki” adlı bir gemiyle yaptıkları maceralı bir yolculuk ile ulaşmışlar ve Hisar Camisi'ne yakın eski bir tütün deposuna yerleşmişlerdir. Her göçmen ailede olduğu gibi çocuklar ve yaşlılar dışındaki herkes eve maddi katkıda bulunmak için buldukları herhangi bir işte çalışmaya başlamışlar ve İzmir’de tutunmanın yollarını aramışlardır.

Kitaptan öğrendiğimize göre “beşik kertmesi” yoluyla evlenme geleneği Balkanlar'da da bir hayli yaygındır. Nitekim Zişan Hanım da Akil Bey ve Mehpare Hanım çiftinin oğlu Muhtar ile Selanik’te “beşik kertmesi” yoluyla nişanlanmıştır. Bu geleneğin yanlışlığı, hem iki aile arasındaki uyumsuzluk ve hem de Zişan ile Muhtar arasında oluşamayan sevgi ile örneklenmektedir. Balkanlar'da yaygın bir başka husus da dini tarikatlar, mason locaları ve bunların müritleri ve üyeleridir. Bu tarikatlardan “Melamilik”in merkezinin Prizren olması, İzmir’de de bir kolunun bulunması ve bu tarikatın İzmir’in işgali sırasında Kuvayı Milliye’ye karşı Rumlarla birlikte hareket ettiğinin anlatılması, Cumhuriyet'e küfredenlerin köklerinin nerelerde olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.
Kitap, dini farklılığa karşın Türkler ile Rumlar arasında yapılan evliliklerin, Rum gelinlerin müftülüklerde Müslüman olmaları yoluyla yürüdüğüne ilişkin örneklerle, göçmen ailelerde çocukluktan başlayan (namazında niyazında olmak anlamında) dindarlığın kimliğini koruma anlamı taşırken, Rum ve Yahudi ailelerle dostluk ve komşuluk ilişkileri sürdürmeye engel teşkil etmediğini göstermektedir. Selaniklilerin Rumca ve Ladino kelime ve deyimleri bolca kullandıkları, neredeyse tamamının Rumca bildiği, mutfak kültürlerinden etkilendikleri ve birbirlerine katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. Çelebi ailesinin Selanik’ten bildikleri “boyoz”u İzmir’de buluduklarındaki sevinçleri bunun bir örneğidir.
''Selanik Alev Alev'', göçü yaşamamış olanlara bilgi vermek, göç üzerinde düşünmelerini sağlamak, göç etmiş olanların anılarını canlandırmak, işgal öncesi ve işgal sırasındaki İzmir’i anlamak açısından kolay okunur bir kaynaktır.

Ozan Yayıncılık, 2013, 1.Basım

Ali Dilber (1939 - )

22 Ekim 2016 Cumartesi

Nahid Sırrı Örik - Sultan Hamid Düşerken


Sultan Hamid'in 1908 Temmuz'unda meşrutiyetin iadesini irade buyurmasıyla başlayıp, Hareket Ordusu'nun 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için İstanbul'a gelmesiyle sonlanan bir değişim, dönüşüm romanı Sultan Hamid Düşerken. Koyu, yoğun bir istibdattan meşrutiyete doğru evrilen yönetimsel bir altüst oluşu, bir devrin kapanıp bir diğerinin açılışını, olayların kronolojisine uygun bir şekilde anlatmaz sadece roman; aynı zamanda yeni dönemin yarattığı çıkar çatışmalarını, İttihat ve Terakki odaklı iktidar ilişkilerini, her devrin insanlarını, gerçek ve kurmaca karakterlerle gözler önüne serer. Böylece romanın yaslandığı 'tarih', sadece romanın akışını, olayların sırasını belirleyen, ortaokul ya da liselerde anlatılan 'kuru tarih' olmaktan çıkar ve romanın kahramanlarını, onların davranışlarını da biçimlendiren bir göreve soyunur. Bunu da istibdat zengini, Abdülhamid'in her daim paşası Mehmet Şehabettin, - özellikle - kızı Nimet Hanım ve İttihatçı Şefik Bey'in hem birbirleri ve iktidar çevreleriyle olan ilişkilerini hem de iç dünyalarında yaşadıkları çalkantıları, gel-gitleri gerçekçi ve derinlikli şekilde aktararak yapar. Sultan Hamid Düşerken'i güçlü bir roman yapan da budur kanımca. Yani romandaki bireylerin tarihsel ve toplumsal olanı düşünce ve davranışlarında yansıtması...

'Özellikle' kelimesini Mehmet Şehabettin Paşa'nın kızı Nimet'in önüne boşuna koymadığımı belirteyim. Türk edebiyatının özenle çizilmiş, önemli roman karakterlerinden biri olduğu hükmüne kolayca varabilirsiniz roman boyunca. Güçlü, tutkulu, son derece hırslı, kendi ikbal ve geleceği için yapmayacağı şey olmayan, bencil, insanlara mevkilerine göre, hemen her zaman tepeden bakan ve onları iktidara olan mesafeleriyle değerlendiren, bütün hareketlerini maddi çıkarlarına göre şekillendiren bir kadın resmediyor Nahid Sırrı Örik. Hamid'in düşüşünün, paşa babasının ve dolayısıyla ailesinin de düşüşü, zenginliklerinin bir anda sıfırlanışı, aşağılanışları demek olduğunun farkında olan Nimet'in İttihatçı Şefik Bey'den yardım istemesini, iktidarda onlar olduğu için onunla evlenmesini ve onu bir kuklaya döndürmesini adım adım ve detaylarıyla anlatıyor. Geriye ülküsünü satmış, hatta 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için harekete geçen eski arkadaşlarını durdurmak için Hamid'ten yetki dilenen Şefik Bey adında bir posa kalıyor.

Güçlü ve bellek kazandıran/tazeleyen bir roman okumak istiyorsanız, Sultan Hamid Düşerken'i okumanızı öneririm.

Oğlak Yayınları, 2015

Nahid Sırrı Örik (1895 - 1960)

2 Ekim 2016 Pazar

Türker Ayyıldız - Vapurlara Küsmek

''Her yanım morarmıştı. Vapura binemezdim artık. Yeryüzündeki hiçbir vapura binmeyeceğime yemin ederken öğle oldu.'' (sayfa 14)

Ağustos ortalarında okumuştum Vapurlara Küsmek'i... O günden beri küçük insanları, onların insanlık durumlarını, acılarını, taşıdıkları yükleri, iyi bir gözlem gücü, dozu iyi ayarlanmış bir duygusallık - ki bu tip öykülerde aşırı duygusallık bir tuzağa dönüşüp eseri hem zedeleyebilir hem de hergün ekranlarda onlarcasına maruz bırakıldığımız Türk dizisi ya da filmi melodramına, çiğliğine, kıvamına sürükleyebilir -, üstün ve doğru bir insani duyarlılık, yalın bir dil ve derinlikle odağına alan gerçekçi, ''güzel'', ''iyi'' öyküleriyle aklıma düşüyor ara ara.

Kitaba adını veren ve insanın vapurlarla ne gibi bir derdi olabileceğini ancak içe işleyen sonuna vardığında idrak edebildiği ''Vapurlara Küsmek'', Galata Köprüsü'ndeki balıkçı lokantalarını, köprü üstündeki, gece kuşu kokoreççi, nohutlu pilavcı ve diğer gariban doyuran esnafı, Eminönü'ndeki balık-ekmek kayıkçılarını, halden anlamayan ve bu kayıtsızlıklarının ne derin acılara yol açtığını ya da açabiliceğini kestiremeyen kraldan çok kralcı küçük memurların hallerini anlatıyor. Ve binemediği, bindirilmediği vapur yüzünden onlara hepten küsen öykünün kahramanı Payidar'ı ve önleyemediği trajediyi... 

Hatırıma en çok gelen öykünün ise ''Köstebek Sancısı'' olduğunu söyleyeyim. Görme yetisini neredeyse yitirmiş İbrahim'in kaplıcada yüzerken başından geçen ve bitmek bilmeyen gel-giti... Yaşam ile ölüm arasında bir o yana bir o yana savrulan bir sarkaç ve bilincin dışına ittiğimizi varsaydığımız, unuttuğumuz ne varsa beynimize üşüşmesi, tekrar su yüzüne çıkması...

'Dört Kız Bir Oğlan'', cahillik, kıskançlık ve toplumumuza yedirilmiş (hala yedirilen) hastalıklı namus anlayışının kadınlarımızın hayatını karartışını ve erkeklerimizin zavallılıklarını anlatan yine acı bir hikaye. ''Kuşcu Akif'in Kanatları'' adlı öykü ve öykülerarası gezen, cenaze arabası şoförü Çiyan da göz ardı edilmemeli...

Sözün kısası, sol memenın altındaki cevahiri titreten, onu karartmayan ''güzel'', ''iyi'' öyküler okumak iyi geliyor insana!

Marjinal Kitap, 2011, 1. Basım
Sel Yayıncılık, 2016, 1. Basım

Türker Ayyıldız (1972 - )
Related Posts with Thumbnails