31 Ekim 2016 Pazartesi

Ali Dilber - Selanik Alev Alev

Okuduğum Ali Dilber imzalı ilk kitaptı ''İstanbul Falcısı''. Sadece 70’li yıllardan gerçekçi bir kesit, toplumsal bir panorama sunmakla kalmıyor, içinde debelendiğimiz piyasa edebiyatı namlı çöplükte, iyi edebiyata ve romana örnek oluyordu benim için, romanın küçük kahramanı kambur Bekir’in ağzından dökülenler...

"Selanik Alev Alev" ise Ali Dilber’in okuduğum ikinci kitabı. Roman olarak tanımlanmış olmasına rağmen bence kitabın alt başlığı gibi “Selanik’ten İstanbul’a Gerçek Bir Göç Öyküsü”. Gerçek bir öykü çünkü, Ali Dilber’in annesi Zişan Hanım’dan dinlediği anılardan oluşuyor. Balkan Savaşları'ndaki yenilgilerden, Birinci Dünya Savaşı'ndaki bozgundan sonra sahipsiz kalmış Osmanlı ahalisinin doğdukları yerlerden Anadolu’ya göçleri pek çok romana, hikayeye konu oldugunu biliyoruz. Bu kitabı ilginç kılan Zişan Hanım’ın babası Mustafa Çelebi tarafından siyasi bağlarıdır. İttihat Terakki’nin daha sonra İzmir Suikastı’na karıştığı iddiasıyla idam edilen Maliye Nazırı Cavit Bey, Mustafa Çelebi’nin dayısı; Hasan Tahsin mahlasıyla “Hukuku Beşer” gazetesini çıkaran ve İzmir’deki ilk kurşunu atan Osman Nevres ise halasının oğludur. Buna rağmen Mustafa Çelebi ve kardeşlerinin oluşturduğu geniş ailesi, yangında her şeylerini kaybettikleri Selanik’ten İzmir’e “Kostaki” adlı bir gemiyle yaptıkları maceralı bir yolculuk ile ulaşmışlar ve Hisar Camisi'ne yakın eski bir tütün deposuna yerleşmişlerdir. Her göçmen ailede olduğu gibi çocuklar ve yaşlılar dışındaki herkes eve maddi katkıda bulunmak için buldukları herhangi bir işte çalışmaya başlamışlar ve İzmir’de tutunmanın yollarını aramışlardır.

Kitaptan öğrendiğimize göre “beşik kertmesi” yoluyla evlenme geleneği Balkanlar'da da bir hayli yaygındır. Nitekim Zişan Hanım da Akil Bey ve Mehpare Hanım çiftinin oğlu Muhtar ile Selanik’te “beşik kertmesi” yoluyla nişanlanmıştır. Bu geleneğin yanlışlığı, hem iki aile arasındaki uyumsuzluk ve hem de Zişan ile Muhtar arasında oluşamayan sevgi ile örneklenmektedir. Balkanlar'da yaygın bir başka husus da dini tarikatlar, mason locaları ve bunların müritleri ve üyeleridir. Bu tarikatlardan “Melamilik”in merkezinin Prizren olması, İzmir’de de bir kolunun bulunması ve bu tarikatın İzmir’in işgali sırasında Kuvayı Milliye’ye karşı Rumlarla birlikte hareket ettiğinin anlatılması, Cumhuriyet'e küfredenlerin köklerinin nerelerde olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.
Kitap, dini farklılığa karşın Türkler ile Rumlar arasında yapılan evliliklerin, Rum gelinlerin müftülüklerde Müslüman olmaları yoluyla yürüdüğüne ilişkin örneklerle, göçmen ailelerde çocukluktan başlayan (namazında niyazında olmak anlamında) dindarlığın kimliğini koruma anlamı taşırken, Rum ve Yahudi ailelerle dostluk ve komşuluk ilişkileri sürdürmeye engel teşkil etmediğini göstermektedir. Selaniklilerin Rumca ve Ladino kelime ve deyimleri bolca kullandıkları, neredeyse tamamının Rumca bildiği, mutfak kültürlerinden etkilendikleri ve birbirlerine katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. Çelebi ailesinin Selanik’ten bildikleri “boyoz”u İzmir’de buluduklarındaki sevinçleri bunun bir örneğidir.
''Selanik Alev Alev'', göçü yaşamamış olanlara bilgi vermek, göç üzerinde düşünmelerini sağlamak, göç etmiş olanların anılarını canlandırmak, işgal öncesi ve işgal sırasındaki İzmir’i anlamak açısından kolay okunur bir kaynaktır.

Ozan Yayıncılık, 2013, 1.Basım

Ali Dilber (1939 - )

22 Ekim 2016 Cumartesi

Nahid Sırrı Örik - Sultan Hamid Düşerken


Sultan Hamid'in 1908 Temmuz'unda meşrutiyetin iadesini irade buyurmasıyla başlayıp, Hareket Ordusu'nun 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için İstanbul'a gelmesiyle sonlanan bir değişim, dönüşüm romanı Sultan Hamid Düşerken. Koyu, yoğun bir istibdattan meşrutiyete doğru evrilen yönetimsel bir altüst oluşu, bir devrin kapanıp bir diğerinin açılışını, olayların kronolojisine uygun bir şekilde anlatmaz sadece roman; aynı zamanda yeni dönemin yarattığı çıkar çatışmalarını, İttihat ve Terakki odaklı iktidar ilişkilerini, her devrin insanlarını, gerçek ve kurmaca karakterlerle gözler önüne serer. Böylece romanın yaslandığı 'tarih', sadece romanın akışını, olayların sırasını belirleyen, ortaokul ya da liselerde anlatılan 'kuru tarih' olmaktan çıkar ve romanın kahramanlarını, onların davranışlarını da biçimlendiren bir göreve soyunur. Bunu da istibdat zengini, Abdülhamid'in her daim paşası Mehmet Şehabettin, - özellikle - kızı Nimet Hanım ve İttihatçı Şefik Bey'in hem birbirleri ve iktidar çevreleriyle olan ilişkilerini hem de iç dünyalarında yaşadıkları çalkantıları, gel-gitleri gerçekçi ve derinlikli şekilde aktararak yapar. Sultan Hamid Düşerken'i güçlü bir roman yapan da budur kanımca. Yani romandaki bireylerin tarihsel ve toplumsal olanı düşünce ve davranışlarında yansıtması...

'Özellikle' kelimesini Mehmet Şehabettin Paşa'nın kızı Nimet'in önüne boşuna koymadığımı belirteyim. Türk edebiyatının özenle çizilmiş, önemli roman karakterlerinden biri olduğu hükmüne kolayca varabilirsiniz roman boyunca. Güçlü, tutkulu, son derece hırslı, kendi ikbal ve geleceği için yapmayacağı şey olmayan, bencil, insanlara mevkilerine göre, hemen her zaman tepeden bakan ve onları iktidara olan mesafeleriyle değerlendiren, bütün hareketlerini maddi çıkarlarına göre şekillendiren bir kadın resmediyor Nahid Sırrı Örik. Hamid'in düşüşünün, paşa babasının ve dolayısıyla ailesinin de düşüşü, zenginliklerinin bir anda sıfırlanışı, aşağılanışları demek olduğunun farkında olan Nimet'in İttihatçı Şefik Bey'den yardım istemesini, iktidarda onlar olduğu için onunla evlenmesini ve onu bir kuklaya döndürmesini adım adım ve detaylarıyla anlatıyor. Geriye ülküsünü satmış, hatta 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için harekete geçen eski arkadaşlarını durdurmak için Hamid'ten yetki dilenen Şefik Bey adında bir posa kalıyor.

Güçlü ve bellek kazandıran/tazeleyen bir roman okumak istiyorsanız, Sultan Hamid Düşerken'i okumanızı öneririm.

Oğlak Yayınları, 2015

Nahid Sırrı Örik (1895 - 1960)

2 Ekim 2016 Pazar

Türker Ayyıldız - Vapurlara Küsmek

''Her yanım morarmıştı. Vapura binemezdim artık. Yeryüzündeki hiçbir vapura binmeyeceğime yemin ederken öğle oldu.'' (sayfa 14)

Ağustos ortalarında okumuştum Vapurlara Küsmek'i... O günden beri küçük insanları, onların insanlık durumlarını, acılarını, taşıdıkları yükleri, iyi bir gözlem gücü, dozu iyi ayarlanmış bir duygusallık - ki bu tip öykülerde aşırı duygusallık bir tuzağa dönüşüp eseri hem zedeleyebilir hem de hergün ekranlarda onlarcasına maruz bırakıldığımız Türk dizisi ya da filmi melodramına, çiğliğine, kıvamına sürükleyebilir -, üstün ve doğru bir insani duyarlılık, yalın bir dil ve derinlikle odağına alan gerçekçi, ''güzel'', ''iyi'' öyküleriyle aklıma düşüyor ara ara.

Kitaba adını veren ve insanın vapurlarla ne gibi bir derdi olabileceğini ancak içe işleyen sonuna vardığında idrak edebildiği ''Vapurlara Küsmek'', Galata Köprüsü'ndeki balıkçı lokantalarını, köprü üstündeki, gece kuşu kokoreççi, nohutlu pilavcı ve diğer gariban doyuran esnafı, Eminönü'ndeki balık-ekmek kayıkçılarını, halden anlamayan ve bu kayıtsızlıklarının ne derin acılara yol açtığını ya da açabiliceğini kestiremeyen kraldan çok kralcı küçük memurların hallerini anlatıyor. Ve binemediği, bindirilmediği vapur yüzünden onlara hepten küsen öykünün kahramanı Payidar'ı ve önleyemediği trajediyi... 

Hatırıma en çok gelen öykünün ise ''Köstebek Sancısı'' olduğunu söyleyeyim. Görme yetisini neredeyse yitirmiş İbrahim'in kaplıcada yüzerken başından geçen ve bitmek bilmeyen gel-giti... Yaşam ile ölüm arasında bir o yana bir o yana savrulan bir sarkaç ve bilincin dışına ittiğimizi varsaydığımız, unuttuğumuz ne varsa beynimize üşüşmesi, tekrar su yüzüne çıkması...

'Dört Kız Bir Oğlan'', cahillik, kıskançlık ve toplumumuza yedirilmiş (hala yedirilen) hastalıklı namus anlayışının kadınlarımızın hayatını karartışını ve erkeklerimizin zavallılıklarını anlatan yine acı bir hikaye. ''Kuşcu Akif'in Kanatları'' adlı öykü ve öykülerarası gezen, cenaze arabası şoförü Çiyan da göz ardı edilmemeli...

Sözün kısası, sol memenın altındaki cevahiri titreten, onu karartmayan ''güzel'', ''iyi'' öyküler okumak iyi geliyor insana!

Marjinal Kitap, 2011, 1. Basım
Sel Yayıncılık, 2016, 1. Basım

Türker Ayyıldız (1972 - )

2 Eylül 2016 Cuma

Hasip Akgül - Albayım

Hasip Akgül, varlığından bir köşe yazısı sayesinde haberdar olduğum yazarlarımızdan. Tiyatro ve yazarlık eğitiminden sonra sosyalist politika, yayıncılık ve kitapçılıkla iç içe geçen bir yaşam… Oğuz Atay'ın Yaşam Oyunu (1996) ve Görme Kılavuzu (1999) isimli kitaplar… Ve son olarak geçtiğimiz aylarda biz okurlarla buluşan bir ilk roman: Albayım.

Albayım'ın basımının hemen ardından kendisiyle yapılan bir söyleşide roman sanatını ilerici bir yörüngeye oturtuyor Hasip Akgül. Bunu da romanın sunduğu uçsuz bucaksız olanaklarla ve yapısıyla ilişkilendiriyor. Hem romanda anlatınların içinde olma, onun içine bütünüyle düşme hem de kendini onun dışında konumlandırarak - bunu kaç okurun hakkıyla başarabildiği de düşünülmeli -  anlatılanları sonsuz ölçüde yorumlama olanağı sunan bir yapıdan bahsediyor Akgül ve ilk romanı Albayım'da da bu bakışı göstermeye çalıştığını düşünüyorum, yarattığı karakterler ve kurmacayla. Hem romanın baş kişisi Kemal hem de romanı nasıl yazdığını, neden yazmaya başladığını anlatan, romana adeta bir 3. göz olup dışardan bakan Kemal...

Kemal'in adını anmışken onunla devam edelim... Solcu, solcu olduğu kadar sorunlu, takıntılı ve bastırılmış bir kişiliğe sahiptir Kemal. Bunun da temel sebebi tepesindeki ceberrut babası, yani Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısı Albayım'dır. Kemal'in her yerini ele geçirmiştir: beyninde onun kelimeleri döner durur, ağzını açtığında Albayım'ın kelimeleri saçılır etrafa, tıpkı onun tonlamarıyla ''tabiyatiylen''. Kemal'in meselesi Albayım'ı susturmanın bir yolunu bulup özgürleşmektir. (Elbette burda bir metaforun varlığından söz etmek, romanın Kemalizm eleştirisi barındırdığını vurgulamak gerekiyor. Bunu aşağıda biraz daha açmaya çalışacağım.) Bunun için yollar arar durur. Ritim tutma, bateri çalma, hurdalıklarda sabahlama, kendini sabahın köründe yollara vurma, ortadan kaybolma... İşte bu yürüyüşlerden birinde Hayalhane Sokak'ta 'Karakterleri Yaşatma Cemiyeti' isminde, roman karakterlerinin müdavimi olduğu fantastik bir yer bulur Kemal. Ağzında kendine özgü yeni sözlerin ortaya çıktığını duyumsar ve başlar hayalci gerçekçi romanını yazmaya. Daha doğrusu meselesini ortadan kaldırmaya, Albayım'a hayatının oyununu oynamaya...

Hasip Akgül'ün yoğun bir politik kişiliğe ve geçmişe sahip olduğundan bahsetmiştim yazımın başında. Dolayısıyla ilk romanının da politik öğeler barındırması kaçınılmaz oluyor. ''Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız / Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız / Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti / Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız'' marşı eşliğinde eğitilen, kurucu unsuru olduğu Cumhuriyet'in kritik tarihsel dönemeçlerinde ''Harbiyeli aldanmaz'' diyerek veya ''Cumhuriyeti koruyup kollamak görevi'' ile rol alan bir yapının mensubu babası emekli Albayım Yurdanur Yılmaztürk'ün evini bastırmayla başlar işe Kemal. Özenle sakladığı Atatürk'e ait resimler, giysi replikaları talan edilir ve saçma sapan bir sebeple derdest edilip gözaltına alınır zavallı Albayım. Tahmin edebileceğiniz üzere bu baskın Balyoz, Ergenekon gibi kod adlarla anılan, ''Türkiye'deki en büyük vesayeti kaldırıyoruz'' yaygaralarıyla desteklenen ve TSK'nın dönüştürülerek tasfiyesini amaçlayan uyduruk davalarla ilgilidir. Hasip Akgül'ün Albayım'ın kendisine ve aile bireylerine seçtiği isimler (çoçukları Mustafa ve Kemal; ilk eşi Fikriye ve ikinci eşi Latife), romanda Albayım'ın şahsında bir tür Kemalizm eleştirisi murat ettiğini gösteriyor. Bir zamanlar ''Gardrop Atatürkçülüğü'' denilen, şimdi de yakalara takılan rozetler, araç arkalarına yazılan Atatürk imzalarıyla veya dağa vuran bulut gölgesinde Atatürk sureti bulmalar gibi şekilciliklerle karikatürize edilen bir tür tapınmayı eleştiriyor. Romanın sonlarına doğru bir kasabada yılın belli bir zamanında (10 Kasım) kayaların gölgesinden Atatürk silüeti oluştuğu iddiasıyla ''Dağa Düşen Büyük Gölge Festivali'' düzenleniyor. Ancak, hava kapalı olduğu için gölge görünmeyince festival için toplanan kitle, beyaz postunda Arapça Allah sözcüğüne benzeyen bir lekesi olan koyuna yöneliyor ve onunla kendinden geçiyor. Gerçekten de bu koyunla fotoğraf çektiren, ona el sürüp kelime-i şahadet getirmek isteyenlerin, bir ''çok ünlü kudretli'' için söylenen söze kinayeyle, ''onun postundaki tüylere kurban olayım'' diye zırvalamasıyla, ''Dağa Düşen Büyük Gölge Festivali'' düzenleyenler arasında nitel bir fark bulunmuyor. Bize de Gramsci'yi hatırlayıp ''Ey saçma bir tek sen ölümsüzsün!'' demek kalıyor.

Özetle, kurgusu ve içeriğiyle umut veren, farklı, özgün bir ilk roman Albayım. Umarım roman üzerinde kafa yormaya, yeni romanlar yazmaya devam eder Hasip Akgül ve biz okurlar da Albayım'ın kahramanı Kemal'in deyişiyle 'hayalci gerçekçi' romanlar okumaya devam ederiz.

Ayrıntı Yayınları, 2016, 1. Basım


Hasip Akgül (1965 - )

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Taylan Kara - Cölanj

Taylan Kara, İnsanbu sitesinde ve bir süredir Sol Haber Portalı'nda yazdıklarını takip ettiğim bir yazar. Bundan birkaç ay önce ''Vasat Edebiyatı 101'' adını verdiği, iktidarın sadece siyasal düzlemi değil, kültür-sanat alanı ve estetik bilincimizi nasıl boyunduruğu altına aldığını, onu sakat bıraktığını anlattığı, bir iğrenme çağrısı niteliğindeki kitabını tanıttığım bir yazı koymuştum buraya. Geçenlerde de yazarın 2008 yılında basılan ilk romanı ''Cölanj''ı - zorlanarak da olsa - bitirdim. Cölanj... Kara'nın deyimiyle kanalizasyona ve gezegene karışan her şeyin ortak adı... Cesetleşmeden Önce Lağımdan Akan Neslimizin Jeneriği... Cölanj, çok uzun zamandır bir uygarlık durumu... (sayfa 160)

Zorlanarak bitirdim diyorum ama, bunun romanın diliyle bir ilgisi olmadığını hemen belirteyim. Tıpkı makaleleri gibi duru ve neredeyse hatasız bir Türkçeyle yazılmış ''Cölanj''. Basit sayılabilecek bir hikayesi ve olay örgüsü var: tekdüze, sıradan bir adam ve onun ailesi ve birkaç iş arkadaşıyla birlikte sürdürdüğü tekdüze, sıradan yaşamı... Ve bu yaşama eşlik eden, herkese ağzının payını - kimseyi kayırmadan ve eşit miktarda - veren bir insanlık eleştirisi... Daha doğmamış bir bebekten tutun da yerin altında yatanlara kadar uzanıyor yazarın eleştirel dili. Tek bir umut kırıntısı dahi sızdırmıyor satırlardan. Karamsar başlıyor, karamsar devam ediyor ve karamsar sona eriyor. Beni zorlayan da bu oldu sanırım. Taylan Kara'ya insana, insanlığa getirdiği eleştirilerde haksız olduğunu, bir sürü hayat destek elemanıyla ayakta durabilen biz insanların bu kadar ağır lafları hak etmediğini söylemenin anlamsız olduğunun elbette farkındayım.  Yerden göğe kadar haklısınız sayın Kara, az bile söylemişsiniz! Ama, buna rağmen ve inatla bir umut ışığı aradım durdum kitap boyunca... Olmadı; gökyüzünü, güneşi ucundan da olsa göstermedi bana Taylan Kara. Belki de memleketin uzunca bir süredir yaşadığı, bu kadarı da olmaz dediğimiz halde bizi sürekli yanıltan 'kırk katır mı, kırk satır mı' hali sebep oldu buna. Bu kadar koyu nesnellik ağır geldi, uçurtma az da olsa uçsun istedim belki de...

''Cölanj''ı her ne kadar zorlanarak ama ilgiyle okusam da roman okuyormuşum hissini veremedi bana. Sanki yukarda bahsettiğim basit kurguya yedirilmiş, insanlığı yerle yeksan eden sağlam denemeler bütünüydü. Bu yüzden romanın kahramanından ziyade Taylan Kara'ydı karşımda olan. O konuştu, ben dinledim... Daha doğrusu yerin dibine battım...

Şimdi sırada Kara'nın ikinci romanı ''Poe'nun Kuzgunu'' ve denemelerinden oluşan ''Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt'' isimli kitabı var. Onları da okuyacağım... Haftalık yazılarını da takip etmeyi ihmal etmeyerek...

Hayal Yayınları, 2008, 1. Basım
Related Posts with Thumbnails