27 Aralık 2012 Perşembe

Sanal Kitap Fuarı Ganimetleri

Kitap fuarları... Aramızda bir zaman uyuşmazlığı oluyor hep. Bir türlü denk getirip İstanbul'da ya da İzmir'de olamıyor, yayınevlerini teker teker dolaşamıyor, sevdiğim yazarlarla tanışma fırsatını kaçırıyorum maalesef. Neyse ki İdefix Sanal Kitap Fuarı yardıma yetişiyor her sene ve arzu ettiğim her şeyi yapamasam da okumak istediğim kitaplara biraz daha ucuza kavuşabiliyorum sayesinde. 

Kimler yok ki kavuştuklarım arasında? Leyla Erbil'den Sevgi Soysal'a, Füruzan'dan Sevim Burak'a, Sait Faik Abasıyanık'tan Yaşar Kemal'e büyük yazarlar. Neyi, nasıl anlattıklarını çok merak ettiğim yeni kuşak yazarlarımız... Örneğin ''Edebiyat bir devrim sahasıdır'' diyen, ''Hah'' ve ''Fasulyenin Bildiği'''nin yazarı yaşıtım Birgül Oğuz. Öyküleriyle ödüllere layık görülen Ahmet Büke ve Sema Kaygusuz. Dikkat çeken kitaplarıyla Faruk Duman ve Aslı Tohumcu. Mıgırdiç Margosyan ve onun ''Gavur Mahallesi''... Daha niceleri...

İş Bankası Kültür Yayınları






















Leylâ Erbil - Kalan
Leylâ Erbil - Mektup Aşkları
Leylâ Erbil - Eski Sevgili
Leylâ Erbil - Zihin Kuşları
Leylâ Erbil - Cüce
Leylâ Erbil - Karanlığın Günü
Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi
Sait Faik Abasıyanık - Son Kuşlar
Sait Faik Abasıyanık - Alemdağ'da Var Bir Yılan
Sait Faik Abasıyanık - Semaver

Yapı Kredi Yayınları






















Füruzan - Parasız Yatılı
Füruzan - Benim Sinemalarım
Kamuran Şipal - Sırrımsın Sırdaşımsın
Sevim Burak - Yanık Saraylar
Yaşar Kemal - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
Yaşar Kemal - Karıncanın Su İçtiği
Yaşar Kemal - Tanyeri Horozları
Yaşar Kemal - Çıplak Deniz Çıplak Ada

İletişim Yayınları












Sevgi Soysal - Tante Rosa
Sevgi Soysal - Yürümek
Sevgi Soysal - Şafak
Dino Buzzati - Tatar Çölü
Şükran Yiğit - Ankara, Mon Amour

Can Yayınları













Stefan Zweig - Joseph Fouche
Murat Gülsoy - Baba, Oğul ve Kutsal Roman
Faruk Duman - Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur
Ahmet Büke - Kumrunun Gördüğü
Ahmet Büke - Cazibe İstasyonu

Metis Yayınları & Varlık Yayınları












Andrey Platonov - Mutlu Moskova
Andrey Platonov - Can
Birgül Oğuz - Hah
Birgül Oğuz - Fasulyenin Bildiği

Aras Yayıncılık & Agora Kitaplığı













Mıgırdiç Margosyan - Gavur Mahallesi
Mıgırdiç Margosyan - Söyle Margos Nerelisen?
Mıgırdiç Margosyan - Tespih Taneleri
Romain Gary - Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı

Doğan Kitap & Kırmızı Kedi Yayınevi












Sema Kaygusuz - Sandık Lekesi
Sema Kaygusuz - Yere Düşen Dualar
Necib Mahfuz - Midak Sokağı
Aslı Tohumcu - Taş Uykusu

2 Aralık 2012 Pazar

Ayşegül Devecioğlu - Ağlayan Dağ Susan Nehir

Korku! Dedem ve ailesinin yıllar önce Kosova'dan gelip İzmir'in Tepecik'ine bir gecede diktikleri, dev erik ve dut ağaçlarının serinlettiği, bahçeli, küçük - şimdi yerinde yeller esen - evine her gidişimde hissetiğim duygu buydu. Üstü çıplak erkeklerin hünerli, esmer ellerinde vücutlarının bir uzvuna dönüşen gırnatalara ve darbukalara, parlak şalvarları içinde 'göbecik'ler atarak eşlik eden güzel kadınların arasından geçerken kalbi hızla atardı, bu küçücük adımlarıyla ilerlemeye çalışan 6 - 7 yaşlarındaki 'gaco'nun. Kapıdan içeri girip, erik ağacının altında dinlenmeye çekilmiş yorgun divanın üstüne attığında kendini, en derininden bir 'oh!' çeker, hız sınırını aşmış kalbine freni basardı. Tıpkı annesi gibi... O da yüreği elinde gidermiş mahallenin fırınına, pişip kabarması için verdikleri 'memleket böreği'ni alıp getirmek için. Oysa hiçbir kötülüklerini görmemişlermiş, aynı mahalleyi paylaştıkları onca yıl boyunca. Neden korkuyorduk peki? Nasıl saçma bir korkuydu ki bu haklarında tek bir olumsuz ima bile olmamasına ve hep neşeyle anılmalarına rağmen anneden oğluna geçiyor, nesilden nesile aktarılıyordu? Ne alıp veremediğimiz vardı bu ''yerleşikliğin imkansız olduğunu bilen, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşayan, yol yorgunu'' halk ile?

Çingeneler... Kantarın bir tarafında 'hoşgörü'nün*, diğer tarafında da 'horgörü'nün yerleştirildiği bir terazi getirin gözlerinizin önüne. Ama, ne yaparsanız yapın horgörü tarafının hep daha ağır çektiği bir terazi bu. ' r ' harfi ' ş ' harfinden daha ağır olduğu için mi bu böyle? Yoksa hileli bir terazi mi bu? Hoşgörüyle yaklaşanların gözünde fal bakan, çiçek satan, ayı oynatan, çalıp söyleyen, göbek atan, nerde akşam orda sabah neşeli insanlar... Horgörenler için olağan şüpheli, tekinsiz, yalancı, hırsız, yararsız, biz yüce ırkların yapmaya yanaşmayacağı işlerle uğraşan dokunulmazlar... Dışardan bakan gözler için ya o ya bu Çingeneler. Klişelere sıkışıp kalmış, bir oraya, daha çok da buraya - terazinin ağır çeken tarafına - savrulmuş koca bir halk... Hayatımızı hep kolaylaştıran, bir zırh gibi üzerimize geçirdiğimiz kalıpların büyüsüne kapılmadan onlara bakmayı denedik mi hiç peki? Onları gerçekten tanımaya, biraz olsun anlamaya ve daha ileri gidip anlatmaya çalıştık mı hiç?
''Eşim Behçet Dinlerer askeri darbenin hemen ardından yakalandı ve dönemin ünlü işkencehanesi olan DAL’da (Derinlemesine Araştırma Laboratuarı) işkencede öldürüldü. Korkunun toplumun bütün hücrelerine kadar işlediği, ülkenin her yanında sobaların günlerce odun kömür yerine kitap yaktığı, insanların birbirlerine selam alıp vermekten korktuğu o günlerde, iki buçuk yaşındaki oğlumla, çocukluğumdan beri tanıdığım ve anne yerine koyduğum bir Çingene kadının evinde saklandım. Bu ev Edirne’nin Çingene mahallesinde bahçe içinde minicik bir “yer evi”ydi. Bahçesinde tek bir kel ağaç vardı; elektriği, suyu yoktu. Çingene mahallesindekiler yüzlerce yıldır zulüm görmekten ve “avlanmaktan” dolayı geliştirdikleri sezgilerle benim durumumu anlamış olmalılar. Ancak kimse beni ele vermedi. Mahallenin yeni ve tuhaf bir sakini olarak orada bir süreliğine yaşamama izin verdiler.''
Bunları söylüyor Ayşegül Devecioğlu... Atiye Abla'sına ve onun yurtsuz, yazısız halkına, minnetle adadığını düşündüğüm kitabı hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide. Tüm bu yerleri çöp kutusu olan kalıplardan sıyrılarak, ama onlardan biri olmadığının, hiçbir zaman gerçek anlamda içlerine sokulmayacağının, hep 'gaco' kalacağının bilinciyle, bunu da okura sezdirerek anlatıyor Çingeneleri Devecioğlu. Onların yalanla çoğalttıkları, ''işitilmedik bir dille yeniden kurdukları'' hayatlarını, capcanlı, rengarenk bir biçimde sunuyor okura. Naciye Abla ve çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadınla... Doğrusal bir güzergah takip etmeden, geriye dönüşlerle, geçmişle günümüz arasında mekik dokuyarak...

Şimdi Tepecik'teki eve canını dişine takıp, sağ salim ulaşmaya çalışan küçük yürekleri - hem anneyi hem oğulu -  tekrar gözlerimin önüne getiriyorum da onlara bu anlamsız korkuyu şırınga eden her ne ise yatacak yerinin olmamasını diliyorum.

* Hoşgörü sözcüğünü çekinerek kullandığımı söylemeden edemeyeceğim. Hoşgörü ne kadar hoş bir sözcük olsa da içinde tepeden bakmayı, küstahlığı ve tahakkümü barındırdığını düşünürüm. Hele bir halka ya da kimliğe lütfedip hoşgörüde bulunmak... Yabancılaştırdığı, ötekileştirdiği halklara, kimliklere hoşgörüyle yaklaştığını vaaz eden bir beynin, bilinçaltından günyüzüne çıkan, onu ele veren spontane ifadeleri ''ne Yahudilik, ne Ermenilik, ne af edersin Rumluğumuz kaldı'''dan farklı değildir çünkü. 

Metis Yayınları, 2008 (3. Basım)

Ayşegül Devecioğlu (1956 - )

26 Kasım 2012 Pazartesi

Romain Gary - Cennetin Kökleri

Sabırla bekledim "Cennetin Kökleri"'nin yeniden basılmasını. Ne zaman yeni kitaplar almaya yeltensem, bir umutla yokladım Can Yayınlarını. Yanıt ise hep aynıydı: 'Baskısı tükendi'. Mehmet Eroğlu gibi bir tanıdığım da yoktu ki sevdiklerine verdiği fotokopilerden  birini edinebileyim. Agora Kitaplığı duydu feryatlarımı, Eylül 2012'de ''Cennetin Kökleri'''ni tekrar çıkardı okurların karşısına ve 'Ubaba Giva'ya, yani fillerin atasına kavuştum sonunda.

II. Dünya Savaşı sonrası... Orta Afrika'da bir Fransız sömürgesinde Morel diye bir 'deli' çıkıyor ortaya elinde eski bir çantayla. Afrika fillerinin, nedeni ne olursa olsun katledişini protesto eden bildirilerle dolu bir çanta bu. Sadece bu bildirilerin altına bir imza istiyor insanlardan. Beyhude, beyhude... Dağlara vuruyor kendini Morel sonunda, fil avlayanları, fildişi ticareti yapanları vurmak için. Etrafında çevreci bilim adamlarından, Afrika'nın bağımsızlığı için uğraşan milliyetçilerden, sabıkalılardan ve Berlin'li hayat kadınlarından oluşan garip bir topluluk oluşuyor ve kısa zamanda doğaüstü bir nitelik kazanıp bir efsaneye dönüşüyor. Durumdan pek de mutlu olmayan Fransız Sömürge İdaresi, onu Afrika'yı birbirine katmakla görevli bir komünist ajan ilan ederken, Afrika'nın kara derili milliyetçileri Morel'i kendi davalarında kullanmanın peşinde koşturup duruyorlar. Oysa tek ve büyük bir derdi var onun: filleri sonuna kadar savunmak.
''Filleri ilk kez savaş sırasında düşünmeye başladım, Almanya'da tutsaktım o zamanlar. Çevremdeki nesneler arasında düşleyebildiğim en değişik şey onlar olduğundan belki de: Uçsuz bucaksız bir özgürlüğün simgesiydiler. Dikenli tel örgülere her bakışımızda ya da hücre hapsinde klostrofobiden ve kederden neredeyse ölmek üzereyken, Afrika'nın açık alanlarında karşı konmaz yürüyüşleriyle filleri düşünmeye çalışırdık. Kendimizi daha iyi hissederdik böylece. Aç, bitkin birer canlı olarak dişlerimizi sıkar, büyük, özgür sürülerimizi gözlerimizle izlerdik. Geniş kırların, tepelerin ötesine yürüyüşlerini görürdük. Bu canlı özgürlük kitlesi altında zeminin titreyişini duyardık sanki. O dev özgürlük simgesi, o doğal güzellik hep gözümüzün önündeydi ve her nasılsa, ayakta kalmamıza yardımcı oldu.'' 
Cennetin Kökleri / Romain Gary s. 51
''Cennetin Kökleri'''nin yazıldığı 1956'dan günümüze kadar, farklı semboller yükledi okurlar Morel'e ve fillerine. Tıpkı romanın içindekilerin yapmaya çalıştığı gibi... Dar ideolojik kalıpların içine dökülmeye çalışıldı, Gary'nin Morel ve filleriyle anlattığı hikaye. Kimi kolonyalizmin sonunu, Afrika'nın kurtuluşunu gördü onlarda. Kimi totaliter dünyanın tehdidi altında yok olmaya yüz tutmuş insanlığı sembolleştirdi belki de. Bazıları da inançsızlığın tırmanışa geçtiği bir günümüz dünyası varsayarak tanrının büyük bir izini gördü fillerin her koca adımında. Oysa Morel'in ağzından çıkanların işaret ettiği tek bir şey vardı: 'Uçsuz bucaksız bir özgürlük' ve bu 'kocaman' özgürlüğe sımsıkı sarılmış, onunla beslenen umut. Her şeye rağmen günün ışıyacağına duyulan sınırsız bir umut... İşte cennetin kökleri buydu kanımca.
''Cennetin kökleri yüreklerinde sonsuza dek yerleşmiş; ama yine de, köklerinden başka hiçbir şey bilmiyorlar cennete ilişkin...'' 
Cennetin Kökleri / Romain Gary s. 243
* ''Cennetin Kökleri'' 1956 yılında Goncourt Ödülü'yle onurlandırıldı. Ancak bir kere kazanılabilecek bir edebiyat ödülüdür bu. Oysa Romain Gary "kendisi olmaktan sıkılınca" bu sefer Emile Ajar mahlasıyla "Onca Yoksulluk Varken"i kaleme alır ve 1975 yılında bu ödüle tekrar layık görülür. Böylece Fransa'da bu ödülü iki kere kazanmış tek yazar olur.

Agora Kitaplığı, 2012 (1. Basım)

Romain gary (1914 - 1980)

6 Kasım 2012 Salı

Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Yüksekçe bir yerde hayal ediyorum Sevgi Soysal'ı. 70'lerin başı... Bir öğle vakti... Gözlerini kısmış Ankara'nın Yenişehir'ine bakıyor ve başlıyor birbirinden farklı karakterlerin öykülerini, birinin bittiği yerden diğerini başlatarak anlatmaya. Tezgahtar Ahmet, sevgilisi Şükran, emekli öğretmen Hatice Hanım, mirasyedi Necip Bey, banka memuru Mehtap, 'girişimci' Güngör, hukuk profesörü Salih Bey, eşi 'Cumhuriyet kızı' Mevhibe Hanım, kızları Olcay, oğulları Doğan, Doğan'ın arkadaşı, Olcay'ın sevgilisi, hukuk öğrencisi, solcu ve yoksul Ali, ayakkabı boyacısı Necmi, hayat kadını Aysel ve kapıcı Mevlüt... İnsanın içine doğduğu sınıfın onun karakterini, benliğini nasıl çevrelediğini, davranış kalıplarını nasıl belirlediğini, sınıfsal bağlarından kopamayan insacıkların içinde sıkışıp kaldıkları labirentleri, yaşadıkları bocalamaları, ikiyüzlülüklerini, saydığım bu bambaşka tiplerle, özellikle de Olcay, Doğan ve Ali üçgeninde öyle ustaca işliyor ki Sevgi Soysal.

Ve 'o her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenlerin sezmediği, sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişcesine sallanan kavak'... Fonda hep o ve onun tedirginliği var. Neyin metaforu bu kavak diye sorup duruyorum kendime, yoruyorum kafamı sürekli. Devrilmesiyle, kendisini kökünden kurutan yozluğu, her yanıyla çürümüş sistemi, kendisiyle birlikte ortadan kaldırabilecek midir? Düşüşü, böyle gelmiş böyle de giden devranda bir yarılma, Yenişehir'deki öğle vaktinin her günün temsili yeknesaklığında bir kırılma, insanlarda bir farkındalık yaratabilecek midir? Oysa kavağı neyin, daha doğrusu kimin üstüne yıkıyor Sevgi Soysal? Kafamda tüm naifliğimle kurduğum metafor da kavağın altında kalıyor.

Ne kadar oldu "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"'ni okuyalı? Okuduklarım hakkında - bırakın başkasına, kendime bile doğru düzgün - kelam etmediğim / edemediğim zamanlardı ve hafızamda kalmış kırıntılarla bugün düşündüklerimi karşılaştırdığımda, Tezer Özlü'nün kalemiyle "özgürlüğün, bağımsızlığın, aydınlık düşüncenin, mutluluğun yollarını açıp gösteren" Sevgi Soysal'ı şimdi çok daha net görüyor, Yenişehir'de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir öğlen, devrildi devrilecek çürümüş kavak, çok daha görünür bir iz bırakıyor 'sol memenin altındaki cevahir'de.

İletişim Yayınları, 2007 (5. Basım)

Sevgi Soysal (1936 - 1976)

1 Kasım 2012 Perşembe

Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

Yüksek 'volume'da Ferdi Tayfur çalar mıydı bizim evde? O kendine has, ağlak ve bir o kadar titrek ses kulaklarımda bangır bangır bangırdadı mı hiç? Geçmişe dalıp gidiyorum da, oltaya daha çok 'Akşam Güneşi' ve 'Yalnızım Dostlarım' takılıyor. Aile repertuarının arabesk kanadında Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses öne çıkıyor. Sahne onların! Ferdi Tayfur ile tanışmamı ise müzik kutusuna değil başka bir kutuya, gün geçtikçe daha da aptallaşan aptal kutusuna borçluyum. Daha açık yazmam gerekirse Ferdi'nin sesi gibi salya sümük Türk filmlerine...

Ütü yapmayı - hala - çok seven canım annemin bir numaralı yoldaşıydı Yeşilçam. Bir de koltuğun bir köşesine sessiz sedasız ilişen bendeniz. Ütüden çıkan buharın buğulandırdığı camlara, kah adaşı Türkan Şoray'ın akıttığı gözyaşları vurur kah Cüneyt Arkın'ın silahından çıkan kör bir kurşun isabet ederdi kaşla göz arasında. 'Selvi Boylum Al Yazmalım'ı mest olmuş bir biçimde sonuna kadar getirip rahatlamışken, 'Kadir İnanır mı Ahmet Mekin mi?' sorunsalı çıkardı karşımıza pat diye. Önce gözlerimizin içine bakar, sonra da üçüncü bir yolun olabileceğini aklımıza bile getirmeden sorardık sessizce: Hangisi Asya? 'Dönüş'ü Seha Okuş'un müthiş sesi eşliğinde duygulu duygulu seyrederken bilebilir miydik hayatın beni de Almanya'ya sürükleyeceğini ha güzel annem? Bunlar şanslı günümüzdeysek başımıza gelenlerdi elbet. Bazen de - kör talih - Ferdi Tayfur belirirdi ekranda. Başlardı haykırmaya. Daha doğrusu ağlamaya. Yani ben öyle zennederdim. İşte böyle öğrendim 'Huzurum Kalmadı'yı, 'Batan Güneş'i, 'Merak Etme Sen'i. Sonra mı? Sonra da çok merak etmedim kendisini ne yalan söyleyeyim.

Farkındayım; Ferdi ve bangır bangır çalışı dışında tek kelam etmedim, - neredeyse - yaşıtım Mahir Ünsal Eriş'in yazdıklarıyla kesişen. Ama, - neredeyse - yaşıt olmamız ve sımsıcak öyküleri sebep oldu geçmişi anmaya, - Oğuz Atay'ın unutulmaz öyküsü 'Unutulan'a selamla - tavan arasına kaldırıp yalnızlığa terk ettiğim çocukluğumu - en azından bir kısmını - gün yüzüne çıkarmaya. 

İletişim Yayınları, 2012 (2. Basım)

Mahir Ünsal Eriş (1980 - )

21 Ekim 2012 Pazar

Zaven Biberyan - Yalnızlar

''Yalnızlar'''ı okurken de okuduktan sonra da kapağındaki fotoğrafa baktım durdum. Birbirlerine dokunacak kadar yakınken, sırtını dönmüş iki insan... Onları birbirlerinden ayıran bankı kaldırıp yerine ne istersem onu koyabilirdim. Örneğin etnik kimlik ya da cinsiyet, bir başkasını kendime ya da kendimi bir başkasına yabancılaştıran ne varsa...

Oğul Krikor, anne Yeranik, teyze Pupul... Varlık Vergisi darbesini yemiş bir Ermeni ailesi. Önce birbirlerine sonra da çevrelerine yabancılaşmış, içlerine kapanmış, ''Yalnızlar'''ın ilk yalnızları... Oğul Erol, anne Mübeccel, Baba Osman Bey, teyze Seniha... Ellili yıllarda baş veren 'yeni zengin'lerden biri olmaya aday bir başka aile. ''Yalnızlar'''ın diğer yalnızları... Ve ''Yalnızlar'''ın en yalnızı Gülgün (Sürtük)... Her işe koşulan, amansızca sömürülen, zengin olma hayalleri kuran, sayfalarını sürekli karıştırdığı 'Seksapel' dergisinde boy gösteren kızlar gibi olmak için yanıp tutuşan bir evlatlık. Zaven Biberyan, 1959 yılında ''Lıgırdadzı'' (Sürtük) ismini vererek Ermenice yazdığı ve daha sonra  yine kendisinin Türkçeye çevirdiği, çevirirken de ''Yalnızlar'' başlığını uygun gördüğü bu ilk romanında, Gülgün'ün trajik hikayesi ekseninde, biri Türk, diğeri Ermeni bu iki komşu ailenin iki gününü gözümün önüne getirdi. Birbirlerine uzaklığı kapı zili mesafesinde olan iki ailenin yaşamlarını hiç kesiştirmeyerek, onlara birbirlerinin kapısını bir kez bile çaldırmayarak... Tıpkı kitabın kapağındaki fotoğraf gibi... Biberyan böyle yaparak, aynı toprağı, aynı havayı, aynı suyu yıllarca paylaşmış, ancak gün geçtikçe cemaatleşmiş, cematleştikçe de birbirine yabancılaşmış, tabiri caizse artık birbirine dokunmaktan bile imtina eden iki halkı da anlatıyor sanki. İki halkın derin yalnızlığını... Bunu Ermeni'yi, Türk'ü değil, insanı odağına alarak yapıyor. Irmak Zileli'nin kitapla ilgili yazısında altını çok doğru bir şekilde çizdiği gibi:

''Yazar Ermeniliğini ya da Türklüğünü metnin 'tasarımcısı' yapmadığında ortaya insan çıkıyor.''

Zaven Biberyan, bu iki aileyi hiç buluşturmaz, onları yalnızlıklarıyla baş başa bırakırken, metne arada sırada girip çıkan ama varlıklarını sürekli hissettiren iki karakterle adeta ışık saçar. Sürekli sinemaya giden Madam Verjin ve aynı evi paylaştığı, her gün klasik müzik dinleyen, Beethoven'in 'muvman'larıyla coşan, kiracısı emekli öğretmen Kazım Bey. Koca romanda cemaatin boyunlarına doladığı yuları koparmış, kimlikleri dillerine vurmamış ve beyinlerini ele geçirmemiş, birbirlerine dokunan bir tek onlardır. Bir tek onlar umut aşılar...

Bir önceki yazımda, Leylâ Erbil ile bu kadar geç buluştuğum için hayıflandığımı dile getirmiştim. Zaven Biberyan için de - kendimi tekrar etme pahasına - aynı şeyleri söylüyor, kendi adıma harika bir keşif olduğunu vurguluyorum. Aras Yayıncılığın açtığı küçük pencereden Ermenice edebiyata bakmak, o pencereden içeri girmek için siz de Zaven Biberyan'a dokunun.

Aras Yayıncılık, 2012 (2. Basım)

Zaven Biberyan (1921 - 1984)

17 Ekim 2012 Çarşamba

Leylâ Erbil - Tuhaf Bir Kadın

Birbirinden farklı tekniklerle yazılmış, 'Kız', 'Baba', 'Ana' ve 'Kadın' başlıklı 4 bölümden oluşan ''Tuhaf Bir Kadın'', Leylâ Erbil'in 1971'de yayımlanmış ve 'bitirmediği' ilk romanı. Romanın ismi, bir kadının hem de tuhaf bir kadının hikayesini okuyacağınızı işaret etse de, kadın kimliğinin hem kadının kendisi hem de çevresi tarafından nasıl göründüğünden Türk solu ve halk arasındaki sürekli açık duran makasa, Türk solunun halkı bilinçlendirme uçarılığından Onbeşlerin (Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı) katline kadar farklı konulara eleştirel parmaklarla dokunan oldukça ilginç bir kitap.

Önce isimsiz bir 'Kız' ile tanıştırır okuru Leylâ Erbil. 'Sevgili günlük' gibi girişler ve tarih çentiği olmasa da bir günlüktür karşınızda duran. Şiir yazan bir üniversite öğrencisinin kaleminden eleştirel satırlar okursunuz. Evlilik kurumu, ataerkil aile yapısı ve onun bekaret bekçisi anneleri, kendisine 'Şaire' diye hitap eden, üsten bakan erkek egemen sanat çevresi ve bu sanat çevresinin ahlaki konumlanışı, okumuş-yazmış kesimdeki insan ilişkileri keskin okların hedefindedir.

Sonra ölüm döşeğinde denizci bir 'Baba' çıkar karşımıza. Onun iç sesini, yer yer de sayıklamalarını işitiriz, bilinç akışı tekniğiyle ve monologlarla örülmüş bu ikinci bölümde. Daha sonra 'Tuhaf Bir Kadın' olacak 'Kız''ın ismini (Nermin) de ele verir babanın ağzından dökülenler. Nermin'deki sol damarı soğuk gözlerle izleyen bir babadır, yatağa uzanmış ölümü bekleyen. Onun solculuğunda - kitabın sonunda Nermin'in aynadaki yansımasıyla tartışırken kendisinin de sorgulayacağı - 'insanları sevmeme' (misanthropy) görmekte ve onu 'babalar' gibi eleştirmektedir. Bu bölümde Karadeniz ağzıyla yoğrulmuş dilin okurda bıraktığı tadın tarifsiz olmasının yanında Onbeşler katline yapılan göndermeler de dikkat çekmeye değer. Babanın kendisi gibi denizci ağabeyinin hasbelkader tanımış olduğu Mustafa Suphi'nin öldürülüşünü bir saplantı haline getirişi, 'Suphi'yi kim öldürdü?' diye durmadan sorması, ölüm döşeğinde sayıklayan babanın geçmişine attığı oltaya sürekli takılır. Leylâ Erbil, edebiyatımızda pek görülmeyen bir biçimde Onbeşlerin katline ilişkin yeni bulguları romanının her yeni baskısına ekler.

Üçüncü bölümde yine Nermin oturur anlatıcı koltuğuna. Biraz daha büyümüş ve evli bir Nermin'dir bu sefer karşımızdaki. Anlattıklarından, olanların gerçek değil de - Elias Canetti'nin 'Körleşme'sine selamla - 'kafadaki dünya'da olup bittiğini hissedersiniz. Ölen babanın cenazesinin ardından evde toplanan muhafazakar bir sülale... Lenin'in duvarda asılı fotoğrafının yırtılmasından, sülale mensuplarının Nermin'in kılıç darbeleriyle doğranmasına kadar varıyor zihinde gerçekleşenler. 'Ana', son bölümde yine çarpıcı bir biçimde işlenecek ve eleştirilecek konuların - sol ve halk arasındaki geniş açı, halka bilinç aşılama - tohumlarını ustalıkla atıyor.

Ve son bölüm: 'Kadın'... Yine ters köşeye yatırır Leylâ Erbil. Bu sefer 3. tekil anlatıcıyla başlar, bilinç akışıyla devam eder! Solun kitleselleşmesi gerekliliğine olan inancı yüreğinde Nermin, halkı bilinçlendirme sevdasıyla bir gecekondu bölgesine taşınır eşiyle. Yazımın başında bahsettiğim Türk solunun halka bilinç aşılama uçarılığı onu gülünç hallere düşürür ve o her şeyin üstünde tuttuğu halkına bir türlü nüfuz edemez, onlarla bir türlü bütünleşemez. Sonunda da aynanın karşısına yerleştirir onu Leylâ Erbil.

Leylâ Erbil ile bu kadar geç tanıştığıma hayıflanıyor ve ''Tuhaf Bir Kadın'''ın bu sene okuduğum en iyi ve şu ana kadar buluştuğum en 'tuhaf' kitaplardan biri olduğunun altını kalın kalın çiziyorum.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011

Leylâ Erbil (1931 - 2013)

30 Eylül 2012 Pazar

Denizde Ölmek Güzeldir

''Şimdi, Bahia rıhtımlarından öyküler anlatmak istiyorum. Yelkenleri onaran yaşlı denizciler, gemi kaptanları, dövmeli zenciler, serseriler bilirler bu öyküleri, bu şarkıları...

Gelin siz de dinleyin bu öyküleri, şarkıları. Guma ve Livia'nın öyküsünü dinleyin; deniz yaşamının, deniz sevdasının öyküsüdür, çünkü bu öykü. Size pek güzel gelmezse, bilin ki suç bunu anlatan yaman insanların değil. Nedeni, bir toprak insanının ağzından duymanızdır ve nasıl zordur bir toprak insanının denizcilerin yüreğini anlaması.''

Ömrü boyunca Bahia'nın savunuculuğunu yapmış, Bahia insanının yaşamını romanlarıyla yazıya dökmüş ve özellikle Afro-Brezilya kültürünü tutkulu bir biçimde sayfalara taşımış Jorge Amado. Deniz kendisini büyülemiş, türlü deniz hikayesi dinlemiş olsa da, tedirgin eder bu büyük hikaye anlatıcısını, henüz 25 yaşındayken ortaya çıkardığı 5. romanı ''Ölü Deniz''. Çünkü bir toprak insanıdır o ve ona göre bir toprak insanının denizin gizlerini anlaması, hakkıyla dile getirmesi çok zordur. Baştan uyarır okuru! Eğer hissedemezseniz bu hüzünlü öykülerin güzelliğini, suç öykülerde değil, anlatıcı da, yani Amado'dadır.

Fırtınalarla dolu deniz maceralarından ziyade, denizcilerin fakir hayatlarını, trajedilerini, denizlerin ve teknelerin ecesi İemanja'ya olan sonsuz teslimiyetlerini, doğar doğmaz vücutlarına dövülen yazgılarını, müzikle yoğrulmuş bir dille aktarır ''Ölü Deniz'''de Amado. Odağında cesur bir saveiro kaptanı Guma ve onun güzel eşi Livia vardır. Guma'nın kaderini değiştirmek, onu denizden koparmak isteyen Livia ve dünyanın en güzel kadını, Sular Anası İemanja'yla buluşacağı günü bekleyen, deniz tanrıçasının ağına düşeceği anı düşleyen Guma... Galibi kim olacaktır bu nesiller boyu süren 'ezeli ve ebedi' rekabetin? Yersiz bir sorudur bu. Çünkü diğer denizciler gibi suların gümüşlü yüzeyine, İemanja'nın uzun, yaldızlı saçlarına vurgundur Guma. Ve dilinden düşmeyen şarkı da 'denizde ölmek güzeldir'...

Amado'nun uyarısını hiç dikkate almayın. Bahia denizcilerinin aşklarına, tutkularına, şarkılarına, yazgılarına ortak ediyor sizi o. Guma'nın küçük saveirosu Valente'nin yelkenlerini, İemanja ile sizi de buluşturmak için açıyor...

Can Yayınları, 1993 (2. Basım)

Jorge Amado
1912 - 2001
Dorival Caymmi, ''Ölü Deniz'''den etkilenerek en bilinen eserlerinden birini bestelemiş:
E doce morrer no mar (Denizde ölmek güzeldir...)

23 Eylül 2012 Pazar

Irmak Zileli - Eşik

''Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.

Bir kere değil, defalarca öldü. Bir öldü, dirildi. Bir daha öldü. Yine dirildi. Yine öldü. Bir kez daha, bir kez daha. Sayısını unuttu.

Babamdan ummazdım bunu kör oldum.''

Eşik / Irmak Zileli s. 10 - 11 


Annesi ve babası dahil içine doğduğu geniş ailenin siyasi kimliği nedeniyle Irmak Zileli'nin bu ilk romanının - benim gibi - politik olmasını bekleyenler, umduklarını belki bulamayacaklar ama, bir çocuğun gözüyle bu durumun onun gelişimindeki etkilerini ustalıkla anlatan oldukça iyi bir kitap okuyacaklar. Gerçekten de uzun yıllar AP'nin Erzincan milletvekilliğini yapmış olan Sadık Perinçek'in torunu, bir dönem Türkiye sol hareketinde önemli bir yer edinmiş Aydınlık akımının lideri Doğu Perinçek'in yeğeni ve aynı akımdan Feyza Perinçek - Gün Zileli'nin kızı olmanın getirdiği doğal siyasi yoğunluğun aile ilişkilerini de belirlediği anlaşılıyor. Siyasi yakınlıklar nedeniyle oluşmuş, siyasi ayrılıklar nedeniyle dağılmış bir ailenin ürünü olarak zor bir çocukluk ve ilk gençlik yaşamış olduğu hissedilen Irmak Zileli'nin bu anı-romanında, bütün bu baskın ortama karşın kendi yolunu bulan ve bunu kitabının sonunda yürek ferahlığı içinde açıklayan bir bireyin oluşum sürecini okuyorsunuz.

Gün Zileli'nin üç ciltlik anılarını okuyup siyaseten nasıl bir savrulma içinde olduğunu bilenler, bu savrulmanın aldığı insani boyutları kızının oldukça objektif ve eleştirel satırlarından okuduklarında bu anı-romanın samimiyet ve inandırıcılık bahsindeki sağlıklı duruşunu teslim edeceklerdir. Yaşadığı derin siyasi savrulma nedeniyle, ilişkilerinin artık baba-kız değil, neredeyse iki siyasi hasım arasında olduğunu vaaz eden bir babanın genç kızı olarak Irmak'ın bu girdaptan çıkışına düşünsel anlamda, 'istemediği birisiyle çocuk yaşta evlendirilmek üzere köyüne gönderilen, kapıcı kızı bir okul arkadaşı' yardımcı olacaktır.

Not: Bu yıl 66.'sı düzenlenen Yunus Nadi Ödülleri'nde, Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Ülkü Tamer ve Tahsin Yücel'den oluşan seçici kurul, roman dalında Irmak Zileli'yi ''Eşik'' adlı eseriyle onurlandırdı. 

Remzi Kitabevi, 2011 (3. Basım)

Irmak Zileli (1978 - )

19 Eylül 2012 Çarşamba

John Fowles - Koleksiyoncu

"Koleksiyoncu" bana fena halde Pınar Kür'ün "Asılacak Kadın" isimli romanını hatırlattı. Konusuyla değilse bile anlatım biçimiyle... Orda da kamera yönünü değiştirir, hikayenin anlatıldığı 3 bölüm boyunca. Önce yargıç başlar anlatmaya, sonra asılması elzem kadın Melek Ebruzade alır mikrofonu eline, en sonunda da Melek'in genç aşığı Yalçın Özveren... Okuru gerceğin peşine, 3 farklı bakış açısıyla düşürür Pınar Kür. "Koleksiyoncu"'da da durum farklı degil. Önce obsesif-patetik aşık, kelebek koleksiyoncusu Frederick Clegg vuruyor sazın teline; ardından da koleksiyonunun en değerli parçası, güzel resim öğrencisi Miranda'nın günlüğü çıkıyor karşınıza. Son iki ve öncekilere göre oldukça kısa tutulmuş bölümde ise, Miranda'nın ona verdiği isimle yine Caliban anlatıyor, siz dinliyorsunuz ve insanı - daha da - dehşete düşüren bir finalle noktayı koyuyor ilk romanına John Fowles.

Clegg, kendi halinde bir memur. İki temel uğraşı var: kelebekler ve güzel Miranda. Şans oyunları yüzüne gülüyor talihli Clegg'in; ardından, yaptığı planlar dahilinde önce ıssız bir yerde büyük bir ev satın alıyor, içini özenle bir hapishaneye çeviriyor ve Miranda'yı kaçırıp oraya tıkıyor. Clegg'in tüm bunları neden yaptığını, kendi ağzından dinliyorsunuz ilk bölüm boyunca. Gözünüz Miranda'nın yazdıklarına değdiğinde ise tutsaklıktan kurtulmak, ölü bir kelebek olmamak için verdiği fiziki ve psikolojik mücadeleyi, Caliban'a bazen acıyarak çokça da nefretle bakışını okuyorsunuz gün gün, sayfa sayfa.

Böyle yaparak, yani romanının iki kahramanının aklına ve yüreğine girerek, onların aklı ve yüreğiyle konuşarak çok önemli bir şey yapıyor John Fowles. Tüm çelişkileri ve gel-gitleriyle iki İNSANı anlatıyor aslında romanında. Mutlak kötü ve mutlak iyi sığlığına düşmeden... Ne zalimi baştan aşağı yerin dibine sokarak ne de mağduru melekleştirerek... Caliban'a tüm bunları 'neden' yaptığını sorarak ve cevabını ona verdirerek... (Yanlış anlaşılmasın; 'neden' yaptığını bilmek yaptıklarını elbette meşrulaştırmıyor. Ama, 'neden' diye sormadan nasıl anlayabiliriz ki insanı ve eylemlerini?) Miranda'nın mağduriyetinin yanında, entellektüel ve kültürel züppeliğini de gözler önüne sererek... Özetle hepimizin, yani insan denen varlığın içinde barındırdığı iyi - kötü karşıtlığını ve birlikteliğini unutmadan...

"Koleksiyoncu"'da dikkatimi çeken bir başka şey de, başka edebi eserlere bazı göndermelerin olması. Örneğin Jane Austin'den "Emma", Salinger'den "Çavdar Tarlasında Çocuklar" ve Alan Sillitoe'den "Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı" bunlardan bazıları. En göze batan göndermeler ise Shakespeare'in "Fırtına" isimli oyununa... Miranda, Ferdinand (Clegg Miranda'ya kendini bu isimle tanıtıyor) ve Caliban... Hepsi de ''Fırtına'''nın oyuncuları.

İyi bir başlangiç oldu "Koleksiyoncu". John Fowles'un diğer kitaplarını da okuyacağım.

Ayrıntı Yayınları, 2011 (4. Basım)

John Fowles (1926 - 2005)

11 Eylül 2012 Salı

Haydar Karataş - On İki Dağın Sırrı "Bir Göz Ağlarken..."

"Çımo juke berbeno, çımo bin nehuneno"
(Bir göz ağlarken, öbür göz gülmez)

"Saz susmuş adamı dile getirir, zaten saz insanı dile getirdiği için hükümet yasaklar koyar. Oysa hükümet adamı saza yasak koyacağına, kulak verse, bu tekmil Anadolu toprağı gülistanlar gibi  çiçek açar."


İlk romanı "Gece Kelebeği"'nde, bir çocuğun, Gülüzar'ın gözünden anlatıyordu Haydar Karataş, Dersim'in '38 sonrasında yaşadığı büyük yıkımı. "On İki Dağın Sırrı"'nda ise, '38 öncesine, fokur fokur kaynayan Dersim'e vuruyoruz kendimizi. Bir Albeg gibi, şahlanmış, yorgunluktan  çatladı  çatlayacak bir atın üstünde, bir ulak Sebır, Çöyt, Gagım, Veys ve Artin gibi dere tepe yürüyerek. Kah Hese Gaj ile Rayber'in, kah Cemşi Ağa ile Pir Kasım'ın sohbetlerine kulak vererek...

Henüz '38'in dümdüz etmediği Dersim'deyiz. 1915'ten kalan bir avuç Ermeni, canları yanına sığındıklarının insafında saklanmaktalar. Kızılbaşlar, Ermeniler'in yerlerine getirilen muhacirlerden, jurnalcilik yaptıklari icin şikayetçiler. Aşiretler birbirine girmiş, kavga halindeler. Devlet sazı, sözü, ceme durmayı yasaklamış, metruk kiliselerden kalan taşlarla her yere karakol inşa etmekle meşgul.  İkrarın bozulduğu bir Dersim burası... Korkunun, 'korkunç şeyler olacak!' çığlığının dağa taşa, esen yele, uçan kuşa dahi sindiği bir Dersim...  İsyan halinde, öfkeli, ne yapacağını bilemeyen, ikilemler içinde bir Dersim...


İşte böyle bir Dersim'i söze döküyor Haydar Karataş. Sözlü edebiyat
ın bütün olanaklarını kullanarak, yörenin efsaneleriyle sarıp sarmalayarak, yine masal gibi, bence "Gece Kelebeği"'ni de aşan olağanüstü bir dille yapıyor bunu. '38'de aslında ne oldu?' sorusunu sormadan, cevabını aramadan, bunu kendisine mesele dahi etmeden... Sadece Dersim'i, Dersimlinin - Kızılbaş'ı, Ermeni'si ve muhaciriyle - isyanını, öfkesini, çıkmazlarını, yüreğini ve aklını ele geçirmis korkusunu aktarıyor. Sonra olacakları sezdirerek...

Önce '38 sonras
ı... Sonra da '38 öncesi... 'Üçlemenin son ve henüz ortaya çıkmamış kitabında '38'in kendisini mi anlatacak acaba Haydar Karataş?' diye soruyorum kendime. Neyse ki 8 Ekim'de Berlin'de bir söyleşiye katılıyor kendisi. Hem aklımdaki buna benzer soruları sormak hem de kitapları imzalatmak icin bulunmaz bir fırsat.

İletişim Yayınları, 2012, (1. Basım)


Haydar Karataş (1973 - )

8 Eylül 2012 Cumartesi

Bir Yol Hikayesi

Bu yaz farklı olsun istedik. Tüylü şapkalarımız kafamızda, pilli radyomuz elimizde Berlin'den düştük yollara. İstanbul'a kadar...


1 Eylül 2012 Cumartesi

Haydar Karataş - Gece Kelebeği "Perperık-a Söe"

"bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum

kör olma da 
gör beni"

Acıyı Bal Eyledik / Hasan Hüseyin Korkmazgil



Görüyorum seni Gülüzar. Annenin seslendiği gibi seslenebilir miyim sana 'perperıkam'? O çocuk, o bebek dilinle ballandırarak anlattığın o korkunç acılara, yokluğa, yoksulluğa, zulme ortak olabilir miyim? Seni görmem yeter mi buna?

Yağmur gibi yağmış bombalar... Ardı arkası kesilmemiş sürgünler... Yurtsuz, yuvasız kalmış, bir oraya bir buraya sürüklenmiş, yine de ölülerini bırakmayan, onlara sarılıp uyuyan insanlar, çocuğunun açlıktan ölümüne tanık olmamak için kendini asan anneler... '38 sonrası Dersim... Bu nasıl bir yıkım? Bu nasıl bir keder? Bu nasıl zorlu bir coğrafya, tabiat? Bu nasıl bir yokluk, yoksulluk? Bu nasıl bir kaderine terk ediliş, ilgisizlik? Murat Uyurkulak'ın kitabın arka kapağında yazdığı gibi, sanki Dersim'de değil de, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada, 'kum insanları'nın arasında geziniyorum. Yanımda onlardan iki tanesi: küçük Gülüzar ve annesi Fecire Hatun... Gülüzar anlatıyor, ben dinliyorum, hayatta kalma, yaşama tutunma mücadelelerini. Duyuyorum çığlıklarını yüreğimde...

Ve bu nasıl bir dil Haydar Karataş? Bu kadar dürüst, bu kadar yansız ve öfkesiz, bu kadar içten, sürükleyici... Masalsı... Anadili Zazaca olan, 6 yaşından sonra Türkçe öğrenmiş, 10 yılını hapishanelerde tüketmiş, şimdi de yurtdışında sürgünde yaşayan bir yazardan bahsediyorum. Ve ilk romanından... Olan biteni Gülüzar'ın gözüyle, onun tanıklığında anlatmanız mıdır buna sebep? Onun kendi gibi küçük kelimeleriyle, ağzından kan değil bal damlatarak yaktığınız ağıt mıdır beni bu kadar etkileyen, şaşırtan, neredeyse ağlatan?   

Gün Zileli'nin yazdığı gibi, "Gece Kelebeği"'ni alın ve okuyun. Siz de GÖRÜN! Ve hiç unutmayın kelebekleri...

İletişim Yayınları, 2011 (4. Basım)

Haydar Karataş (1973 - )

22 Temmuz 2012 Pazar

Kaan Arslanoğlu - Reenkarnasyon Kulübü

Objektifini günümüz Türkiye'sinin sorunlarına ceviren bircok kitapla göz göze gelebilirsiniz herhangi bir kitapcıda. Bunu akademik dilin sınırları icinde kalıp yapanlar olduğu kadar, kurgunun - ya da genel olarak edebiyatın mi desem? - olanaklarını sonuna kadar kullanmayı tercih edenler de mevcut. Kaan Arslanoğlu, ikinci yolu secenlerden. Bu yüzden diyorum ki; "Reenkarnasyon Kulübü" son zamanlarda okuduğum en ilginc kitaplardan biri. Neden böyle dediğimi yazımı okumaya devam ederseniz anlayacaksınız.

Iki dikkate değer uyarıyla baslıyor "Reenkarnasyon Kulübü". Hemen sözü Kaan Arslanoğlu'na bırakayım:

"Sonrasında yaşayacaklarımı, o gün, daha ilk karşılaşmamızdan önce sezmiştim... Kitap tutkunları artık ilk tümcesi yoğun anlamlı, derin göndermeli romanlara ilgi duyuyor. Romana benim de böyle başlamam o hesaptan değil, öyle ya da böyle bir ilk cümle konacaktı elbet. Kendime yakışır bir yenilik yapayım ve şöyle devam edeyim: Peşinen söylüyorum. Elinizdeki yapıtta değinilen tarihi kişiliklere sempati veya antipati duyuyorsanız  bu kitaptan keyif alma olasılığınız, keyfinizin kaçması olasılığından düşüktür."

İlk uyarı romanlarda laf cambazlığını, ayrıntılı betimlemeleri sevenlere... Kaan Arslanoğlu kısaca ve ironik bir üslupla diyor ki; bu romanı okurken yanınızda kalem vesaire olmasına gerek yok, - edebi anlamda - altı çizilecek pek bir şey bulamayacaksınız. İkinci uyarı ise çok açık. Romanda karşılaşacağınız tarihe mal olmuş kişiliklere 'ideolojik' gözlüğünüz olmadan, objektif olarak yaklaşmaya çalışın. Yoksa dertli bir okuma tecrübesi yaşayacağınız su götürmez. Neden böyle diyor? E bir kulüp kurup, üyelerini de - özellikle - Mustafa Kemal'in ve İbrahim Kaypakkaya'nın reenkarne olmuş hallerinden oluşturuyor ve bunun üzerinden günümüz Türkiye'sinin pespayeliğini tartışıyorsaniz 'Dikkat!' demek mecburiyetindesiniz.

Verdiğim bu bilgiden sonra, "Reenkarnasyon Kulübü" için son zamanlarda okuduğum en ilginç kitap dememin nedeni daha iyi anlaşılıyordur umarım. Mustafa Kemal'in ağzından Enver Paşa'yı, Vahdettin'i, İsmet İnönü'yü, Mustafa Suphi'yi, Lenin'i ve dönemin Türkiye'sinin Sovyetler Birliği ile olan ilişkisini dinlemek, İbrahim Kaypakkaya'dan kaçışını, yakalanışını, maruz kaldığı korkunç işkenceleri okumak, duyduklarınızın günümüz Türkiye'si ile ilişkisini kafanızda kurmak, takdir edersiniz ki heyecan verici bir deneyim.

Heyecan verici olduğu kadar kötümser de buluyorum Kaan Arslanoğlu'nun romanını. Yukarıda bahsettiğim tartışmalar çerçevesinde yaptığı gerçekçi saptamalarla, bozuk gidişatın, solun çıkmazlarının ve alternatif bir siyaset üretemeyişinin, günümüzdeki ve gelecekteki görünür kapkaranlığın altını kalın kalın çiziyor.

"Reenkarnasyon Kulübü"'nü farklı bir kitap okumak isteyen herkese tavsiye ederim.

İthaki Yayınları, 2011 (2. Basım)

Kaan Arslanoğlu (1959 - )
Related Posts with Thumbnails