26 Ekim 2010 Salı

Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile bir öğle vakti...

"Cafe de Flore" Paris'in en meşhur mekanlarından biri. Bunu da herhalde en çok bu ikiliye borçlu: Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir... St. Germain des Pres'teki bu cafeyi hemen hemen hergün ziyaret edip varoluşcu felsefeyle ilgili başyapıtlarını burada hazırlamıslar. Paris'te olup, buranın havasını solumamak olmazdı elbette.



Kırmızı tonlu, sıkışık oturma düzeni ve papyonlu garsonlarıyla oldukça "Parisienne" bir yer burası. Ve elbette tek kelime Fransızca bilmediğimiz için burada da menüye, garsonlara, her şeye Fransız kaldık. Neyse ki yan masada oturan tonton amca - kendisine amca dediğimi duysa çok bozulurdu herhalde, en iyisi delikanlı diyelim biz ona - bize yardım elini uzattı da meramımızı anlatıp, ne istediğimizi söyleyebildik. 

Paris'e yolunuz düşerse, Sartre'ın mekanı Cafe de Flore'ye uğramayı ihmal etmeyin. Jambonlu ve peynirli omletinizi bitirdikten sonra da sıcak çikolatanızı yudumlayın.



20 Ekim 2010 Çarşamba

Orhan Kemal - Gurbet Kuşları

"Ta Kurtalan'dan kalkıp, yolu üzerindeki irili ufaklı istasyonlardan topladığı çeşitli yolcularla tıka basa dolu 'Kuşluk treni' Haydarpaşa Garı'na çığlıçığlığa girdi. Ağırlaştı. Sonra da ıslak fısıltılarla rayların üzerine upuzun serildi kaldı.
...
'Gurbet kuşları' katarın en arka vagonlarından iniyorlardı, kara kara, kuru kuru."

50'li yıllar... Demokrat Parti'nin saltanat sürdüğü yıllar... Arka planda DP - CHP çekişmesi ve yozlaşmış bir politik ortam... Türkiye'nin dört bir yanından taşı toprağı altıİstanbul'a koşaradım, akın akın gelen, yüreğinde binbir umut taşıyan gurbet kuşlarının kente tutunma, sisteme eklemlenme süreci ve mücadelesi... Tüm hayalkırıklıklarına, ezilmelerine, sömürülmelerine rağmen, o 'diliylen izahı'  artık mümkün olmayan 'kocca' kent İstanbul'da var olabilmenin çetin savaşı... Kimi hammallıkta, kimi bir fabrika köşesinde, kimi hizmetçilikte, kimi de inşaat işlerinde duvar yıkıp örmekte... Kiminin umutları daha safça, kiminin gözü ise anında köşeyi dönüp sınıf atlamakta... Mücadele o kadar acımasız o kadar sert ki, ne baba oğulun elinden tutuyor, ne de oğul babanın gözünün yaşına bakıyor. Siz anlayın gerisini... Şehirlinin kücümseyen, hor gören tavrı da cabası...

Orhan Kemal gurbet kuşlarının dramını gerçekci bir şekilde dile getiriyor romanında. Çoğu zaman özdeşleşmis buldum kendimi çoğu gurbet kuşuyla.  Ben de onlarla birlikte yükün altına girdim sebze halinde, bir tuğla da ben koydum gecekondularının biçimsiz temeline. Ben de onlarla birlikte diktim kimi zaman kin dolu gözlerimi, onları aşağılayanların rahata alışmış gözlerine.

Ve ne yapıyorlar ne ediyorlar yenilmiyorlar. Umutları solmuyor hiç. Gecekonduları mı başlarına indirildi? Yenisi için kazmayı vuruyorlar hemen. Tutunacak yeni bir dal buluveriyorlar anında.

Evet bu insanlar işgalci belki de. Çoğu kişi için örneğin İstanbul'un talan edilmesinin, çirkinleşmesinin esas sorumluları bu kara kuru gurbet kuşları. Yakınımdaki insanlardan bile duyuyorum bu yolda cümleleri maalesef. Ancak, onları buna sevk eden büyük yapısal sorunları düşünmeden silahı onlara çevirmek ne kadar doğru?

Not: Gurbet Kuşları 1964 yılında Halit Refiğ yönetmenliginde filme uyarlanmış. Öyle ki, 1. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini de toplayıvermiş. Hatta rivayet ediliyor ki Cüneyt Arkın bu filmdeki performansıyla yıldızını parlatmış. Filmi seyredip seyretmediğimi hatırlamıyorum. Umarım birgün ekranlarda yakalarım.

Everest Yayınları, 2009 (8. Basım)
Orhan Kemal
1914 - 1970

18 Ekim 2010 Pazartesi

Kazuo İshiguro - Günden Kalanlar

Kazuo İshiguro'yu "Beni Asla Bırakma" isimli romanıyla tanımıştım. İlginç konusuyla beni tesiri altına almayı başarsa da edebi anlamda pek bir tat bırakmamıştı damağımda. 1989 yılında İshiguro'ya Man Booker ödülünü kazandıran "Günden Kalanlar" ise, içeriği itibariyle farklı bir yerde duruyor. Artık son demlerini yaşayan o ihtişamlı İngiliz aristokrasinin simgelerinden biri olan Darlington Malikanesi'nin başuşağı Stevens'in geçmişe yolculuğunu aktarıyor.


Malikanenin sahibi ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde ulusal ve uluslararası politikada sözü gecen biri olan Lord Darlington ölünce, malikanenin yeni sahibi Amerikalı Sir Farraday, emektar başuşak Stevens'a biraz dinlenmesi için izin verir. Yeni patronunun Ford'una atlayan emektarımız, bir haftalık bir yolculuğçıkar. Amacı hem sadece kitaplardan ögrendiğİngiltere'yi bir de kendi gözleriyle tecrübe etmek hem de yolun sonunda, malikanede bir  süre beraber çalıştığı Bayan Kenton'u ziyaret etmektir. Bayan Kenton'dan aldığı bir mektuptur  kendisini buna iten. Gün gün yol anılarını, o günden kalanları beklersiniz. Halbuki, Stevens hep geçmişi, Darlington Malikanesi'ndeki günlerini düşünür. O nezaket dolu, kaybolan dünyaya büyük bir özlem duyar. "Büyük" başuşak olabilmenin kendince olmazsa olmazı o sonsuz vakarıyla, malikaneye kattığı küçük de olsa değerle övünür. Yani Stevens'a geçirmekte oldugu günlerden kalanlar da geçmişinden başka bir şey değildir.


Gösterişli İngiliz malikanelerinde dolaşmak ve bir "büyük" başuşakla tanışmak ilginçti doğrusu. Ancak, sayfalarda hızlı ilerlemediğim de işin gerçeği. Yani insanı daha ilk sayfadan içine alıp, sona doğru hızla iten kitaplardan değil. 


Not: Roman 1993 yılında filme de uyarlanmış. Hatta filmin basrol oyuncuları Anthony Hopkins ve Emma Thompson Oscar'a aday gösterilmişler. Ancak hatırlarsınız, 1993 Schindler'in Listesi'nin yılıydı ve haliyle o yılın Oscar Ödülleri'ni de bu film domine etmişti. Filmi romandan daha sürükleyici olabilir.


Turkuaz Kitap, 2009 (1. Basım)
Kazuo İshiguro
1954 - 

13 Ekim 2010 Çarşamba

Gabriel Garcia Marquez - Kırmızı Pazartesi

''İstanbul Hatırası'''ndaki cinayetlerden başka bir cinayete... Bu sefer gizli kapaklı, gizemi çözmeye çalısan polislere taklalar attıran türden bir cinayete değil, alenen işlenmiş bir cinayetin öyküsüne yelken açıyoruz.  Evet, ''Kırmızı Pazartesi'', kitabın kapağında da belirtildiği üzere, işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin trajik öyküsü. 

Öykünün anlatıcısı, çok zaman önce işlenmiş şaşırtıcı bir cinayetin işlendiği kasabasına geri döner ve olayın temeline inmek için kararlıdır. Çünkü bu hayret verici cinayet ve ona neden olan olaylar silsilesi onun çocuk gözleri önünde gerçekleşmiştir. Ne midir olanlar?

Kasabaya gelen oldukça zengin bir yabancı, Bayardo San Ramon, evlenmek için bir es aradığını söyler ve kasabanın en güzel kızlarından biri, Angela Vicario ile evlenir. Ancak, evliliklerinin üzerinden henüz birkaç saat geçmiştir ki Angela Vicario kendisini tekrar baba ocağında bulur. Sebep çok basittir: bu "onursuz" kadın evlenmeden önce bekaretini kaybetmiştir. Çılgına dönen ailesi Angela'dan, ona bu "onursuzluğu" yapan kişinin ismini vermesini ister. Ağzından bir isim çıkar: "Santiago Nasar!"

Santiago'nun gerçekten Angela'nın aşığı olup olmadığını ele vermez satırlar. Kimilerine göre Santiago, Angela'nın gerçek aşkını korumak için ortaya attığı bir paravandır sadece.

Bu ismi ellerine geçiren Angela'nın "akıl yoksunu" ikiz kardeşleri, kardeşlerini bu "onursuz" duruma düşüren Santiago'yu öldüreceklerini herkese, açıkça anons ederler ve onu herkes öldürüleceğini önceden bildiği halde, herkesin gözü önünde, defalarca bıçaklayarak öbür dünyaya postalarlar. 

Ve kritik soruyu sorarsınız kendi kendinize. Herkes cinayetin işleneceğini bildiği halde, neden kimse bu korkunç suçu durdurmaya çalışmamıştır? Neden seyirci kalınmıştır? Hikaye o muammalı, açıklanamaz sona doğru yaklaştıkça, aslında cinayeti işleyen zavallı ikiz kardeşlerin değil, seyirci pozisyonundaki bütün toplumun sanık sandalyesine oturtulduğunu görürsünüz. 

Oldukça düşündürücü bir kitap!

''Yüzyıllık Yalnızlık'', Marquez'in okuduğum ilk kitabıydı. Çok beğenmeme rağmen, kapsamı ve yoğunluğuyla göz korkutucu bir kitap olduğunu itiraf etmeliyim. Gücünü, sihirle süslü satırlarını (büyülü gerçekçilik) ve içerdiği o dört dörtlük sanatkarlığı sindirebilmek için oldukça yavaş yürümek gerekti sayfalarda. Kanımca ''Kırmızı Pazartesi'', daha hafif bir Marquez başlangıcı için en uygun adres.

Can Yayınları, 2009 (27. Basım)
Gabriel Garcia Marquez
1927 -

1 Ekim 2010 Cuma

Yaşar Kemal - Ağrıdağı Efsanesi

Efsaneler, destanlar, söylenceler neden bu kadar ilgi çeker? Nostaljik oldukları için mi? İçlerinde barındırdıkları gizem midir buna sebep? Yoksa gerçek ya da hayali varlıkları, yer ve olayları olağanüstüleştirmesi midir bunun müsebbibi?

Benim için efsanelerin en ilgi çekici özelliği, o tüylerimi diken diken eden yalınlıkları ve derinlikleridir. Galiba zaten bu iki özellik, efsanelerin, geçmişle günümüz arasındaki kültürel aktarımın en önemli araçlarından biri olmalarını sağlamıştır. İşte bu noktada tehlikelidir biraz efsaneler, destanlar. Çünkü, zamanla toplumsal bilinçaltında öyle yer etmişlerdir ki milliyetçi zihniyet kalıplarının önemli bir besin kaynağı olagelmişlerdir. Aslında efsaneler değil de bu tür zihniyetlerdir ya tehlikeli olan... neyse...

Ne diyorduk? Yalınlık ve derinlik... İşte ''Ağrıdağı Efsanesi'' de bu yönüyle etkiledi beni. Yaşar Kemal'in diğer kitaplarında olduğu gibi öyle güzeldi ki dili; "bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp, gölün kıyısına fırdolayı oturmuş" çobanların, kavallarıyla can verdiği Ağrıdağı'nın Öfkesi'nin ne menem bir şey olduğunu deli gibi merak ettim. Ağrıdağı'nın Öfkesi nasıl olabilir, bu nasıl bir sestir diye kafamda canlandırmaya çalıştım sürekli.

Ahmet ile Gülbahar'ın aşkıdır efsanenin konusu. Ama bence efsanenin esas karakteri, töreye, dine ve Mahmut Han'a karşı duruşuyla Demirci Hüso'dur. Zaten efsanenin sonlarına doğru, sürekli çoğalan halkla birlikte Han'ın kapısına dayandıklarında söylenmesi gerekenleri yine o söyler:

"Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanmaz. Hiç kimse..."

Aslında bir aşk daha vardır hikaye edilen. O da zindancı Memo'nun Gülbahar'a olan aşkıdır. Ahmet'i zindandan saliverir, Gülbahar'ın saçının bir teli karşılığında. Bedeli de kendi canı olur.

Abidin Dino'nun resimleriyle süslenmiş sayfalar. Hepsi de ayrı bir güzellik katıyor efsaneye. Okurken bir hoşluk daha yasayayım diyorsanız, o zaman ara sıra Moğollar'ın Ağrıdağı Efsanesi'nin sesi de karışsın sayfalara. Ama ara sıra yapın bunu. Ağrıdağı'nın Öfkesi, o kaval sesi ortadan yok olmasın.


Yapı Kredi Yayınları, 2010 (21. Basım)
Yaşar Kemal
1923 - 
Related Posts with Thumbnails