29 Ekim 2011 Cumartesi

J. M. Coetzee - Petersburg'lu Usta

Yıl 1869... Orta yaşların sonuna yaklaşan bir Rus yazar, ölen üvey oğlu Pavel İsaev'in kederi omuzlarında St. Petersburg'a dönüyor. Başlarda, sahte pasaportla ortalıkta salınan bu yazarın kimliğini okurun tahmin etmesini ister bir hali var Coetzee'nin. Ancak Pavel'in kaldığı küçük odanın sahibesi, yazarın ilk romanı "İnsancıklar"'dan bahsedince satır aralarında, hemen anlıyorsunuz Petersburg'lu ustanın kim olduğunu: Fyodor Mihaylovic Dostoyevski... Ve onun arayışı çiziyor yolculuğunuzun rotasını...

Dostoyevski'nin arayışı üvey oğlunun intiharı üzerindeki sis perdesini kaldırmak, sonucunda ona tekrar ulaşmak üzerine şekilleniyor ve kendisini - fark etmeden veya ederek - Pavel'den geriye kalanların içine gömülmüş buluyor Dostoyevski. Terk ettigi üvey oğlu artık bir saplantıya dönüşüyor. Onun küçük odasına taşınıyor, onun yatağında uyuyor, kıyafetlerini giyiyor, Anna ile ilişkiyi giriyor - belki Pavel'in de yaptığı gibi - ve onun esrarengiz varlığıyla ilgili her detayın peşine düşüyor. Özellikle de Pavel'in yazdıklarının peşine...


Pavel'in esrarengiz kağıtlarına polisin el koyması ve kağıtların arasından o dönemin anarşist bir örgütüne ait bir 'ölüm listesi'nin çıkmasıyla, Dostoyevski kendisini birdenbire komploların, devrim hülyalarının ortasında ve hülyaların sahibi, örgütün lideri - bir başka tarihi kişilik - Sergey Neçayev'in karşısında buluyor.  Ve bu andan itibaren de Pavel'in ölümünün ardındakileri, Neçayev'i harekete geçiren güdüleri ve tüm bunların oluşumundaki kendi payını da görmeye baslıyor.


"Pavel'in, Neçayev'in, her şeyin cevabı... tüm öfkenin başlangıcı. Babalar ve oğullar: düşmanlar, ölümüne düşmanlar."


Sadece baba ve oğul arasındaki tansiyon değil, Dostoyevski yazınına içkin başka konular da sayfalardaki yerini alıyor. 'Usta'nın zamanında kendine dert ettiği her konuyu göğsünde çok iyi yumuşatıp golleri sıralıyor Coetzee. Yolsuzluk, fahişelik, suç, seks ve günahkarlık, masumlarıçektikleri acılar, Rusya'daki kesintisiz gaddarlık...


"Petersburg'lu Usta", sıradan okuru pek memnun etmeyecek, ama bence mükemmele yakın ve sabırla okunması gereken bir roman. İçinde barınan bitmek bilmez melankoli ve derli toplu sonlardan sürekli kaçınan, ucu açık yapısıyla oldukca sinir bozucu ayrıca. Ancak, Dostoyevski çeşnili zengin dokusu her şeyi telafi eden cinsten.


Başka bir yazarın, hem de Dostoyevski gibi efsanevi bir yazarın, aklına girip yazmak, bunu da çok başarılı bir şekilde kotarmak, büyük bir marifet olsa gerek.


Can Yayınları, 2004 (3. Basım)
J. M. Coetzee
1940 - 

18 Ekim 2011 Salı

Thomas Hardy - Adsız Sansız Bir Jude

"Adsız Sansız Bir Jude"'u okumadan önce hakkında bildiklerim, basımını izleyen günlerde yol açtığı dini curcuna - örneğin romanın Wakefield papazı tarafından alenen yakılması - ve akabinde Thomas Hardy'nin romancılığı bırakmasının ötesinde değildi. Romanı bitirdikten ve 19. yüzyıİngiltere'sini, o dönemin ahlaki değerleriyle şekillenmis zihniyet dünyasıyla düşünmeye başladığımda, neden böyle bir hengamenin ortaya çıktığını anlamak çok da zor olmasa gerek.


Önce hikaye... Jude zincirlerinden kurtulmak, içine doğup büyüdüğü kırsalın sınırlarını aşmak isteyen genç bir taş ustası. Hayalini kurdugu akademik hayata Christminster'da adım atabilmek icin, korkusuzca Yunanca ve Latince öğrenmeye çalışıyor kendi kendine. Büyük rüyasının önünde ise iki büyük engel durmakta: öğrenim harcını karşılayabilecek tek kuruşunun olmaması ve de akademik dünya ile ilgili hülyasına sürekli çelme takan, onu demotive eden, sadece bir illüzyon sonucu evlendiği eşi Arabella.

Engellerden biri - Arabella'nın onu terketmesi, ama kağıt üzerinde hala evli görünmeleriyle - ortadan kalkınca, hedefine daha yakın olabilmek için Christminster'ın yolunu tutuyor Jude. Taş işçiliğine devam ediyor orada ve şehrin sadece duvarlarına dokunabiliyor, o duvarlarki şehrin icerilerine sokulmasına izin vermeyen. Christminster'da kuzeni Sue ile karşılasıyor. Büyük bir aşkla seviyor onu. Sue ise Jude'un eski öğretmeni Richard Phillotson ile evleniyor. Phillotson, Sue'nun kalbinin Jude'a ait olduğunu anlayınca da - yine kağıt üstünde evli kalmaları şartıyla - Sue'nun gitmesine izin veriyor. Sue da soluğu Jude'un yanında alıyor. Thomas Hardy'nin vurgulamak istedikleri de işte tam burada tüm açıklığıyla ortaya cıkıyor. Aslında birarada hicbir zaman olmamaları gerekenler - Jude ile Arabella ve Sue ile Phillotson - evlenirken, Jude ve Sue, biribirlerine aşkla bağlı tek çift, hicbir zaman evlenemeyecekler grubunda yer alıyorlar.

Romanın ortalığı neden bu kadar karıştırdığına dönersek... Tüm bu yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, Hardy'nin evlilik kurumunu göklere çıkardığı pek söylenemez. Yazını üzerine sarf edilenler de bunu destekler nitelikte. "Adsız Sansız Bir Jude", evlilik kurumunun birçok yönüyle - tarihi, sosyal, dini, ahlaki - ele alındığı ve uçlarda eleştirildiği bir roman olarak öne çıkıyor. Böyle olunca da dönemin Viktorya İngiltere'sinin hemen hemen her köşesine sinmiş muhafazakar zihniyetin ve haliyle kilisenin boy hedefi oluyor. Hardy'nin eleştirilerinden nasibini alan sadece evlilik kurumu değil. "Adsız Sansız bir Jude" yoluyla çağın bircok sorununa parmağını dokunduruyor Hardy ve kendisinin hiç de 'ortodoks' olmayan düşünceleri satırlarına bulaşınca, çevresiyle ihtilaf kaçınılmaz oluyor. 'Yanlış' bir sınıfın icine doğmanın sonuçları bunlardan biri örneğin... Önünde 'fakir' sıfatı bulunanların, 'eğitimli' sıfatını da kazanabilmelerinin ne kadar zor olduğu, bu sıfatı kazanmak isteyenlerin tosladıkları duvarları, adı da sanı da olmayan Jude üzerinden ulaştırıyor okurlarına.

'Kolay' bir kitap olduğunu söyleyemem "Adsız Sansız Bir Jude"'un. "Çılgın Kalabalıktan Uzak" hafif bir başlangıç tercih edenler icin daha uygun bir 'ilk' uğrak olabilir.

İletisim Yayınları, (2008, 2. Basım)
Thomas Hardy
1840 - 1928

11 Ekim 2011 Salı

Yiğit Okur - Yazamadığım Romanın Öyküsü

Başı sonu belli olmayan, bitmek bilmeyen, süslü cümleler beklemeyin Yiğit Okur'dan. 6-7 kelime yazdıktan sonra nokta koymadan rahat edemiyor, kelimelerini biriktirdiği cebinde akrep besliyor sanki şahs-ı muhterem. Oysa bu ardı arkası kesilmeyen kısa cümleler öyle bir tempo kazandırıyor ki yazdıklarına... Buna bir de hikayenin bütününe sinmiş rafine ve ince mizah anlayışını ekleyince, Yiğit Okur'un satır aralarından yükselen kahkahalarının gülüşlerime karıştığı, keyifli bir okuma ortaya çıkıyor her defasında.

Son romanı "Yazamadığım Romanın Öyküsü" de bunlardan biri. Okur'un yıllar önce bir İsviçre gazetesinde gördüğü trajikomik bir habere dayanarak yazmak istediği, yazarken de Avrupa toplumlarının kültürü ile bizim kültürümüz arasındaki kapanmak bilmeyen genis açıyı ironik bir dille aktardığı  romanının öyküsü...

Önce haber neymiş onu okuyalım: 

"Bale şehrinin hayvanat bahçesindeki eşeğe tecavüz eden Türk işçi beraat etti. Yargıç, eşekle cinsel iliskiye girmek, sanığın örf ve adetinde olduğu gerekçesiyle işçinin beraatine karar verdi."
Journal de Geneve

Yiğit Okur 'Bizimki' ismiyle tanıtıyor bu yurdum insanını okurlara. 'Bizimki', ağır geçen askerliğinin sonunda - dayısının davetiyle - İsviçre'de alıyor soluğu. Dilini bilmedigi bu yabancı ortamda var olma mücadelesi verirken, hayvanat bahçesinin güzel eşeği 'Margörit' çıkıyor karşısına. Bastırılmış cinsellik, tıkıldığı yerden öyle bir çıkıyor ki; gelmedik kalmıyor 'Bizimki'nin başına.

Ah günahsız 'Margörit'... Nasıl bir çoraptır bu ördüğün? Çöz çözebilirsen...

Can Yayınları, 2011 (3. Basım)

Yiğit Okur
1934 - 2016

6 Ekim 2011 Perşembe

Carlos Fuentes - Laura Diaz'lı Yıllar

"Dünyanın en iyi roman yazarları büyükannelerimizdir. Bu romanın temelini oluşturan anıları onlara borçluyum."
Laura Diaz'lı Yıllar / Carlos Fuentes s. 503

Böyle yazıyor Carlos Fuentes, "Laura Diaz'lı Yıllar"'ın sonuna iliştirdiği 'Gönül Borcu' kısmında. Büyükannelerin iyi birer hikaye anlatıcısı oldukları su götürmez. İyi romancılar da hem 'iyi' hikayeleri hem de hikayeleri 'iyi' - zamanı gelince çarpıcı bir biçimde su yüzüne çıkarmak koşuluyla - biriktirebilenlerden çıkıyor.  Bu bağlamda Carlos Fuentes'in Meksika'nın yaşayan en özgün 'toplayıcı'larından ya da 'hikaye avcı'larından biri oldugunu iddia etmek hiç de yanlış olmaz.

Büyükannelerinden kalanlarla, biriktirdikleriyle 20. yüzyıl Meksika'sını gözler önüne seriyor Carlos Fuentes. Bunu da bir kadın kahramanın, Laura Diaz'ın aracılığıyla yapıyor. Catemaco'daki çocukluğu, Veracruz'daki ergenlik yılları ve hayatının geri kalanını kapsayan Mexico City... Laura Diaz'ın biyografisi, Fuentes'in aktarmak istediği Meksika tarihinin taşıyıcısı oluyor. 20. yüzyıl Latin Amerika'sına ve özellikle de Meksika'ya ilham veren şöhretler de değiyor Laura Diaz'ın yaşamına. Örneğin Diego Rivera ve Frida Kahlo çifti. Daha çoksa ikincil/edilgen politik şahsiyetlerle karşılaşıyor Laura Diaz. Ancak bu ikincil de olsalar gücün ve iktidarin hep yakınında duran kişiler, devrimleriyle, işçi ayaklanmalarıyla, grevleriyle, darbeleriyle, yasaklamalarıyla tüm 20. yüzyıl Meksika'sını Diaz'ın ayağına getiriyorlar. Bu 100 yıllık koskoca tarih de Fuentes'in hünerli ellerinde destansı bir romana dönüşüyor.

Başka bir tarihin daha tanığı olacaksınız roman boyunca. Hatalar yapan, ihtirasına yenik düşen, kimi zaman yükümlülüklerinden kaçan, ama sonunda yine de kendini bulan, oluşturan ve özgürleştiren bir kadının tarihi bu.

Özetle, hem toplumsal hem de kişisel bir tarih yolculuğuna davet ediyor sizi Carlos Fuentes. Yanınızdaki koltuk da boş kalmıyor yol boyunca. Laura Diaz kendi sonuna kadar eşlik ediyor size...

Can Yayınları, 2001 (1. Basım)
Carlos Fuentes
1928 - 

Related Posts with Thumbnails