7 Şubat 2016 Pazar

Ayhan Geçgin - Uzun Yürüyüş

Uzun Yürüyüş, korunaklı yaşamını ardında bırakıp, insanların olmadığı, seslerinin dahi duyulmadığı bir yere ulaşmak ve yok olmak için sırtındaki çantasıyla kendini yollara vuran, yürüyen, yürüyen ve yine yürüyen, isimsiz bir insanı döküyor satırlara. Kitap boyunca kafa yoruyorum, izler arıyorum sayfalarda ama, ona bunu yaptıran nedenleri bulamıyorum, anlayamıyorum. Zaten o da kendi kendine soruyor sürekli: Nedir bu? Tüm olup bitenler nedir, niçin buradayım, niçin hala yaşıyorum? Sinizm ise bunun altındaki, onun da altının doldurulmasını, derinleştirilmesini bekliyorum. Olmuyor... Haliyle ben de ikna olmuyorum.


Şehir ve Dağ alt başlıklı iki bölümden oluşuyor roman. Parklarda ya da deniz kenarlarında gecelemelerle, açlıkla boğuşup  çöp eşelemelerle geçiyor günler... Sonra da kurgu içinde nereye yerleştireceğimi bilemediğim, işlevini çözemediğim bir dizi olay oluyor. Önce uzun yürüyüş Sur dibine götürüyor romanın kahramanını. Oradaki bir oyukta onunla birlikte sabahlayan, yemeğini paylaşan kentsel dönüşüm mağdurlarıyla karşılaşıyoruz. Sonra hastanede açıyor gözlerini. Gezi direnişinde tırnak içinde çapulcu sanılıp polis tarafından fena halde dövülmüş olarak... Meğer Haziran 2013'teymişiz... Uzun tedavisi bitip hastaneden çıkınca da karşısına ve karşımıza duvar yazıları çıkıyor: ALİ İSMAİL KORKMAZ, ÖLÜMSÜZDÜR! ETHEM SARISÜLÜK, YAŞIYOR! MEHMET AYVALITAŞ, ONURUMUZDUR! BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK! Neden anlatılıyor tüm bunlar? Hem de hiçbir ipucu yokken... Pekala birkaç ayyaş ya da sokak serserisi tarafından, herhangi bir nedene bağlanmadan da bu hale getirilebilir insan, İstanbul'un karanlık kuyularında. Odağımıza aldığımız insan ve içinde bulunduğu insanlık durumu o kadar sinikki, etrafında olan biten tüm toplumsal isyanlar ve beraberindeki fenalıklar bile ona nüfuz edemiyor, onda bir bilinç, bir farkındalık yaratmıyor mu denmek istiyor? Yoksa geçerken sola selam çakmak için mi kitaba girmiş bu satırlar? 

Şehri arkamızda bırakıyoruz... Daha az insan sesi, daha az gürültü... Doğayı dinliyoruz artık sadece... İstikamet ikinci bölüm, yani Dağ! Mağaralarda geçen günler... Toprakla, böcek ya da sürüngenlerle, otlarla doyurulmaya çalışılan mide... Birinci bölümü okuduktan sonra ne bekliyorsam o gerçekleşiyor ardından. Kalekol inşaatları, taş atan çocuklar, jandarmalarca tutuklanış, Suriye'deki savaştan kaçarken akrabalarını birer birer kaybeden küçük kızla ve gerillalarla geçirilen günler... Elbette doğudayız! Ve bir önceki paragrafta dile getirmeye çalıştığım düşüncelerim iyice pekişiyor. Yolu niye güneye ya da Karadeniz'e değil de doğuya düşüyor, bu amaçsızca, nereye gittiğini bilmeden yürüyen adamın? Ayhan Geçgin öyle istiyor da ondan herhalde. O tutuyor elinden ve toplumsal malzemenin daha fazla, daha yakıcı olduğu yere doğru bırakıveriyor onu. Yazarımız yürüyor, o konuşuyor ve konuşturuyor...

Ayhan Geçgin'in Son Adım isimli üçüncü - ilk ikisi Kenarda ve Gençlik Düşü - romanı da okunmayı bekliyor kütüphanemde. Her ne kadar diğer romanlarını okuma hevesim Uzun Yürüyüş ile sekteye uğramış olsa da deneyeceğim şansımı. Aynı izlek ve sorunlarla karşılaşmamayı umut ederek...

Metis Yayınları, 2015, 1. Basım

Ayhan Geçgin (1970 - )

3 yorum:

  1. Bir kitap neden okuyucunun istekleri ve beklentilerini birebir karşılasın ki...elbette Ayhan Geçgin nasıl istediyse öyle gelişecek konu, mekan ve zaman..bence Türkiye'deki okur kitlesinin düştüğü genel yanılgı da tam bu noktada olgunlaşıyor..Ayhan gibi birçok anlamda okura ters köşe yapan yazarlar nedense o 'klasik ve verili' kurgunun dışına çıktıkları için ağır bir baskı altına alınıp 'kenarda' tutuluyorlar...ki bence cinayet

    Mustafa Yalçınkaya

    YanıtlaSil
  2. Mustafa Bey,

    Roman ya da öykü, yazarin istedigi gibi at kosturacagi mecralar degildir. Roman karakteri, yazarin agzindan degil, kendi nesnelligi icinde konusmak, yasamak durumundadir. Örnegin, Suc ve Ceza’nin Raskolnikov’u durduk yere cinsiyet degistiremez ya da borsaya giremez. Romanda böyle bir sey olacaksa da, yazar karakterdeki ve kurgudaki bu radikal degisimin ardindaki nedenleri, altyapiyi okura göstermese bile sezdirmelidir ki, ben de okur olarak romanin ictutarliligini, gercekligini, nedenselligini sorgulamayayim. Yoksa, sizin deyimizle yazar okuru ters köseye yatirmaz. Okurun elinde, yazarin agziyla konusan ya da onun hareket ettirdigi kuklalar ve havada kalmis bir kurgu kalir.

    Rahat olunuz. Ben ve benim gibi okurlarin, günümüz „billboard“ edebiyatinda ya da edebiyat piyasasinda hic kimseyi – agir – baski altina alacak gücü yok. Birkac yildir okuduklarim hakkinda, kendi capimda yazip ciziyorum sadece o kadar.

    Ama, haklisiniz... Ortada bir cinayet var. Katili ise lütfen baska yerde arayiniz.

    Saygilarimla,

    Özgür Oklap

    YanıtlaSil
  3. Özgür Bey merhaba,
    Burası sizin bloğunuz. Elbette benim ya da bir başkasının söz söyleme konusunda belli sınırları olmalı.
    Bu yüzden aslında saatlerce konuşulabilecek bu konuyla ilgili kurduğumuz cümleler kendimizi -en azından ben öyleyim- doğru ya da yeterince anlaşılır kılamıyoruz.
    Katili kesinlikle burada aramıyorum. O cümlemi ülkemizdeki meslek olarak eleştirmenliği seçmiş zat'ı şerifler içindi.
    Teşekkür ederim yanıtınız için.

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails